One God Further Cuma, Jul 13 2007 

 

We are all atheists about most of the gods that societies have ever believed in (like ancient greek gods). Some of us just go one god further.

Richard Dawkins

 

Deizm Cuma, Jul 13 2007 

17. yüzyılın başında ve 18. yüzyılın sonunda İngiltere ve Fransa’da “doğal din” fikrine gönderme yapan terim, inanç.

 

Tanrı inancını doğal gözlemlere (özellikle de teleolojik argümana) dayandıran, kitap, peygamber, dogma ve doğaüstü etkiyi reddeden inanç. Dua ve niyaz da aynı sebeplerle reddedilir. Tanrı dünyayı ve evreni yaratmıştır, ancak sonrasıyla ilgilenmemektedir.

 

Diderot‘a göre bir deist, ateist olacak kadar uzun yaşamamış kişidir.

Anti Teizm Cuma, Jul 13 2007 

Dine, ve özellikle organize dine karşı olma durumu olup bazı ateistlerin savundukları pozisyondur. Mutlaka kuvvetli bir tanrı inancına sahip olup da dinlerin zararlı olduğuna inanan insanlar da vardır, ancak sayılarının oldukça az olduğuna inanıyorum. Anti teistler  dinlerin yarardan çok zarar getirdiğini iddia ederler.

Aklıma ilk gelen isimler Daniel Dennett, Richard Dawkins, Colin Mcginn ve Steven Weinberg.

Ateizm nedir?? Cuma, Jul 13 2007 

Ateizm iki anlama gelir bunlardan birine pozitif ateizm, diğerine negatif ateizm denilebilir. Bu anlam karmaşasının nerden kaynaklandığını anlamak için “ateizm” kelimesinin sözlük anlamına ve etimolojisine bakmak gerekir.

Sözlükte ateizme baktığımızda (çoğu zaman) “tanrının var olmadığına inanma” şeklinde tanımlandığını görürüz. Yunanca köklerine baktığımızda ise “a”, yani “değil, -sız” ve “theos” yani tanrı köklerinden oluştuğunu görürüz. Buna göre ateizm, “tanrının varlığına dair bir inanca sahip olmama” durumudur.

 

Ateizmin pozitif ve negatif olarak ikiye ayrılmasının sebebi budur ve gerekli bir ayrımdır. “x’in var olmadığına dair bir inanca sahip olma” ve “x’in var olduğuna dair bir inanca sahip olmama” oldukça farklı iki durumdur. “Tanrı vardır” önermesine p diyelim. Sözlük anlamına göre bir ateist p’yi reddeden, p’nin doğruluk değerinin “yanlış” olduğuna inanan kişidir (pozitif ateizm). Yunanca köklerine göre ise bir ateist p’ye inanmayan, inanmak için yeterli sebep olduğunu düşünmeyen ya da p inancından yoksun olan kişidir (negatif ateizm). Bir tarafın belirleyici özelliği var olan bir inanç (tanrı yoktur), diğer tarafın belirleyici özelliği ise bir inancın eksikliğidir.

 

Toparlayalım. Pozitif ateizm “tanrının var olmadığına dair bir inanca sahip olma“, negatif ateizm ise “tanrının var olduğuna dair bir inanca sahip olmama” şeklinde tanımlanır.

 

Bir pozitif ateist aynı zamanda negatif ateist olmak zorundadır (p’nin doğruluk değerinin yanlış olduğuna inanan kişi zorunlu olarak p’ye inanmamaktadır, aksi halde oldukça garip bir durum ortaya çıkar), ancak bunun tersi zorunlu değildir. Bir agnostik de zorunlu olarak negatif ateisttir çünkü tanrının var olduğuna dair bir inanca sahip değildir; ya p’ye inanmak için yeterli sebep olmadığını ya da p’ye inanmak ya da inanmamak için var olan sebeplerin birbirini götürdüğünü düşünmektedir. Bu bağlamda agnostisizm pozitif ateizme karşıt bir görüştür, ancak negatif ateizmi içinde barındırır.

 

Doğal olarak akla gelen soru şudur: tarih boyunca bu kadar çeşitli dinler ve tanrılar varsa, bir ateistin inanmadığı tanrılar hangileridir? Burada yine bir ayrıma gitmek zorundayız. “Dar” anlamıyla bir ateistin inanmadığı, reddettiği tanrı teizmin var olduğunu iddia ettiği tanrıdır. “Geniş” anlamıyla kullanıldığında ateizm tarih boyunca ortaya çıkmış tüm tanrılara inanmamaktır.

Teizmin tanrısı için şuraya, bütün tanrıları içine alan ve geniş anlamıyla ateizmin reddettiği tanrı için de şuraya bakınız.

 

Anlam karmaşaları ve kafa karışıklıkları ile bezenmiş bir tartışma yaşamamak için “ateistim” diyen insana sorulması gereken (ya da ateist olduğuna inanan insanın düşünmesi gereken) iki soru vardır:

  1. Pozitif ateizm mi yoksa negatif ateizm mi?
  2. Geniş anlamıyla ateizm mi yoksa dar anlamıyla ateizm mi?

 

Ek 1: Allah’ın var olmadığına inanıyorsanız dar anlamıyla pozitif ateistsinizdir. Bu durumun savunulması için yapılması gereken iki iş vardır: 1) Teistik tanrıya (bu durumda Allah) inanmak için öne sürülen sebeplerin temelsiz olduğu gösterilmelidir. 2) Teistik tanrıya inanmamak için sebepler öne sürülmeli ve savunulmalıdır.

 

Ek 2: Anti Teizm

 

Kaynaklar:

 

Routledge Encyclopedia of Philosophy, 1998

Oxford Dictionary of Philosophy, 1996

The Cambridge Companion to Atheism, 2007

Tanrı Cuma, Jul 13 2007 

“Tanrı” kavramı, insanlık tarihi boyunca değişmiş ve gelişmiş bir kavram. Her çağın ve her kültürün tanrısı birbirinden farklı olabiliyor. Bugün genel olarak anladığımız anlamıyla Tanrı’yı (yani tek tanrılı dinlerin – monoteizmin – tanrısı) daha önce tanımlamaya çalıştım (burada). Şimdi daha geniş bir tanım yapmaya çalışalım.

Bu tanım Beardsley’lerden geliyor ve bence hiç fena değil. Diyorlar ki:

Bir varlığın tanrı olabilmesi için dört koşulu sağlaması gerekir:

  1. Doğaüstü güçleri olmalıdır.
  2. Durağan nesnelerin, organizmaların ve insanların tabi olduğu doğal sınırlamaların ötesinde olmalıdır. Bu kategorilerden birine dahil olamaz.
  3. Bir şekilde zihinsel hayatı, aktivitesi olmalıdır (düşünebilmeli, arzu edebilmeli, niyet edebilmeli vs.).
  4. İnsanlardan üstün olmalıdır.

Bu tanım monoteizmin tanrısını (Allah, Yehova) kapsadığı gibi Zeus, Odin ve Ishtar gibi tanrıları da içine alıyor.

Teizm Cuma, Jul 13 2007 

Çok fazla çay içme sonucu oluşan bir hastalık. Gerçekten.

Bir diğer anlamı da Tanrı’ya inanma durumu. Tek tanrılı dinlerin – yani monoteizmin – kalbinde yer alan, temeli olan inanç.

Teizme inanan birisi deist, panteist ya da politeist olamaz, çünkü bu pozisyonlardan herhangi birini savunan insanın inandığı tanrı, bir teistin inandığı tanrıdan oldukça farklıdır; inandıkları tanrının doğası sonucu ayrılırlar.

Bir teistin (yani bir müslümanın, yahudinin ya da hıristiyanın) inandığı Tanrı insanlara vahiy aracılığı ile bilgisini bahşetmiştir, dünyaya ve insanlara karşı ilgili ve aktif bir rol üstlenen kişisel bir Tanrı’dır. Her şeye gücü yeter (omnipotent), her şeyi bilir (omniscient) ve olunabilecek en son derecede iyi kalplidir (omnibenevolent) .

Spirit Perşembe, Jul 12 2007 

Spirit

Allen Wheelis

Excerpt from On Not Knowing How to Live, 1975

We come into being as a slight thickening at the end of a long thread. Cells proliferate, become an excrescence, assume the shape of a man. The end of the thread now lies buried within, shielded, inviolate. Our task is to bear it forward, pass it on. We flourish for a moment, achieve a bit of singing and dancing, a few memories we would carve in stone, then we wither, twist out of shape. The end of the thread lies now in our children, extends back through us, unbroken, unfathomably into the past. Numberless thickenings have appeared on it, have flourished and have fallen away as we now fall away. Nothing remains but the germ-line. What changes to produce new structures as life evolves is not the momentary excrescence but the hereditary arrangements within the thread.

We are carriers of spirit. We know not how nor why nor where. On our shoulders, in our eyes, in anguished hands through unclear realm, into a future unknown, unknowable, and in continual creation, we bear its full weight. Depends it on us utterly, yet we know it not. We inch it forward with each beat of heart, give to it the work of hand, of mind. We falter, pass it on to our children, lay out our bones, fall away, are lost, forgotten. Spirit passes on, enlarged, enriched, more strange, complex.

We are being used. Should not we know in whose service? To whom, to what, give we unwitting loyalty? What is this quest? Beyond that which we have what could we want? What is spirit?

A river or a rock, writes Jacques Monod, “we know, or believe, to have been molded by the free play of physical forces to which we cannot attribute any design, any ‘project’ or purpose. Not, that is, if we accept the basic premise of the scientific method, to wit, that nature is objective and not projective.”

That basic premise carries a powerful appeal. For we remember a time, no more than a few generations ago, when the opposite seemed manifest, when the rock wanted to fall, the river to sing or to rage. Willful spirits roved the universe, used nature with whim. And we know what gains in understanding and in control have come to us from the adoption of a point of view which holds that natural objects and events are without goal or intention. The rock doesn’t want anything, the volcano pursues no purpose, river quests not the sea, wind seeks no destination.

But there is another view. The animism of the primitive is not the only alternative to scientific objectivity. This objectivity may be valid for the time spans in which we are accustomed to reckon, yet untrue for spans of enormously greater duration. The proposition that light travels in a straight line, unaffected by adjacent masses, serves us well in surveying our farm, yet makes for error in the mapping of distant galaxies. Likewise, the proposition that nature, what is just “out there,” is without purpose, serves us well as we deal with nature in days or years or lifetimes, yet may mislead us on the plains of eternity.

Spirit rises, matter falls. Spirit reaches like a flame, a leap of dancer. Out of the void it creates form like a god, is god. Spirit was from the start, though even that beginning may have been an ending of some earlier start. If we look back far enough we arrive at a primal mist wherein spirit is but a restlessness of atoms, a trembling of something there that will not stay in stillness and in cold.

Matter would have the universe a uniform dispersion, motionless, complete. Spirit would have an earth, a heaven and a hell, whirl and conflict, an incandescent sun to drive away the dark, to illumine good and evil, would have though, memory, desire, would build a stairway of forms increasing in complexity, inclusiveness, to a heaven ever receding above, changing always in configuration, becoming when reached but the way to more distant heavens, the last… but there is no last, for spirit tends upward without end, wanders, spirals, dips, but tends ever upward, ruthlessly using lower forms to create higher forms, moving toward ever greater inwardness, consciousness, spontaneity, to an ever greater freedom.

Particles become animate. Spirit leaps aside from matter which tugs forever to pull it down, to make it still. Minute creatures writhe in warm oceans. Ever more complex become the tiny forms which bear for a moment a questing spirit. They come together, touch; spirit is beginning to create love. They touch, something passes. They die, die, die, endlessly. Who shall know the spawnings in the rivers of our past? Who shall count the waltzing grunion on the shores of ancient seas? Who shall hear the unheard poundings of that surf? Who will mourn the rabbits of the plains, the furry tides of lemmings? They die, die, die, but have touched, and something passes. Spirit leaps away, creates new bodies, endlessly, ever more complex vessels to bear spirit forward, pass it on enlarged to those who follow.

Virus becomes bacteria, becomes algae, becomes fern. Thrust of spirit cracks stone, drives up the Douglas fir. Amoeba reaches out soft blunt arms in ceaseless motion to find the world, to know it better, to bring it in, growing larger, questing further, ever more capacious of spirit. Anemone becomes squid, becomes fish; wiggling becomes swimming, becomes crawling; fish becomes slug, becomes lizard; crawling becomes walking, becomes running, becomes flying. Living things reach out to each other, spirit leaps between. Tropism becomes scent, becomes fascination, becomes lust, becomes love. Lizard to fox to monkey to man, in a look, in a world, we come together, touch, die, serve spirit without knowing, carry it forward, pass it on. Ever more winged this spirit, ever greater its leaps. We love someone far away, someone who dies long ago.

“Man is the vessel of the Spirit,” writes Erich Heller; “… Spirit is the voyager who, passing through the land of man, bids the human soul to follow it to the Spirit’s purely spiritual destination.”

Viewed closely, the path of spirit is seen to meander, is a glisten of snail’s way in night forest; but from a height minor turnings merge into steadiness of course. Man has reached a ledge from which to look back. For thousands of years the view is clear, and beyond, though a haze, for thousands more, we still see quite a bit. The horizon is millions of years behind us. Beyond the vagrant turnings of our last march stretches a shining path across that vast expanse running straight. Man did not begin it nor will he end it, but makes it now, finds the passes, cuts the channels. Whose way is it we so further? Not man’s; for there’s our first footprint. Not life’s; for there’s still the path when life was not yet.

Spirit is the traveller, passes now through the realm of man. We did not create spirit, do not possess it, cannot define it, are but the bearers. We take it up from unmourned and forgotten forms, carry it through our span, will pass it on, enlarged or diminished, to those who follow. Spirit is the voyager, man is the vessel.

Spirit creates and spirit destroys. Creation without destruction is not possible; destruction without creation feeds on past creation, reduces form to matter, tends toward stillness. Spirit creates more than it destroys (though not in every season, nor even every age, hence those meanderings, those turnings back, wherein the longing of matter for stillness triumphs in destruction) and this preponderance of creation makes for that overall steadiness of course.

From primal mist of matter to spiralled galaxies and clockwork solar systems, from molten rock to an earth of air and land and water, from heaviness to lightness to life, sensation to perception, memory to consciousness – man now holds a mirror, spirit sees itself. Within the river currents turn back, eddies whirl. The river itself falters, disappears, emerges, moves on. The general course is the growth of form, increasing awareness, matter to mind to consciousness. The harmony of man and nature is to be found in continuing this journey along its ancient course toward greater freedom and awareness.

Reflections

by Douglas Hofstadter

In these poetic passages, psychiatrist Allen Wheelis portrays the eerie, disorienting view that modern science has given us of our place in the scheme of things. Many scientists, not to mention humanists, find this a very difficult view to swallow and look for some kind of spiritual essence, perhaps intangible, that would distinguish living beings, particularly humans, from the inanimate rest of the universe. How does anima come from atoms?

Wheelis’s concept of “spirit” is not that sort of essence. It is a way of describing the seemingly purposeful path of evolution as if there were one guiding force behind it. If there is, it is that which Richard Dawkins in the powerful selection that follows so clearly states: survival of stable replicators. In his preface Dawkins candidly writes: “We are survival machines – robot vehicles blindly programmed to preserve the selfish molecules known to us as genes. This is a truth which still fills me with astonishment. Though I have known it for years, I never seem to get fully used to it. One of my hopes is that I may have some success in astonishing others.”

Uyku Pazar, Dec 31 2006 

Uyku bir davranıştır. Bu gerçeği genelde gözardı ederiz çünkü davranışların bilinçli yaptığımız, hareket içeren eylemler olduğunu düşünme eğilimindeyizdir. Uyku esnasında hem bilinçli değilizdir, hem de çok az hareket ederiz. Ancak uyuyan canlılar olarak sahip olduğumuz bir dürtü sonucu rahat, sessiz bir yer ararız, ve bulduğumuzda yatıp, saatler sonra kalkarız. Şiddetli acıdan kaçınma ve nefes alma dürtülerini gözardı edersek, deneyimlediğimiz en kuvvetli dürtü uykudur denilebilir. Yemek yeme ve su içme dürtülerine karşı koyabiliriz, ancak uyuma dürtüsüne karşı koyamayız; ne kadar çabalarsanız çabalayın, uyku gelecektir, er ya da geç.

Kimler uyur? Bütün omurgalılar uyur. Yani sürüngenler, balıklar, amfibyumlar, kuşlar ve memeliler. Balıkların ve amfibyumların uykuları bildiğimiz anlamda uykudan çok bir devinimsizlik durumudur. Sadece sıcakkanlı omurgalılar (kuşlar ve memeliler) karakteristik REM uykusu ve bununla ilgili durumları yaşarlar.

Indus yunusu (Platanista indi) çamurlu sularda yaşar ve görmeye pek de ihtiyacı olmadığı için kör olmuştur (sahip olduğu bir sonar sistemiyle “görür”). Bu türün mensupları sürekli hareket etmek zorundadır, çünkü hareketsiz olmak bulundukları ortamda oldukça tehlikelidir. Indus yunusları günde ortalama 7 saat uyumaktadır: 4-60 saniyelik kestirmeler şeklinde!

Domuzbalığı ve bir başka yunus türü oldukça ilginç bir şekilde uyurlar. Beynin sağ ve sol lobları sıra ile uyur. Bir lob uyurken diğeri uyanıktır, aynı zamanda uyanık olan lobun ters tarafındaki göz de açıktır.

Insomnia Pazar, Dec 31 2006 

tanımlaması oldukça zor olan uyku bozukluğu.öncelikle her insanın ortak bir uyku ihtiyacı olmaması durumu var. bazı insanların ihtiyacı günde 5 saat uyku iken bazılarının günde 10 saat. bu yüzden insomnianın kişinin uyku ihtiyacına göre tanımlanması gerekiyor.

ikinci olarak insomnianın bir sonuç değil bir belirti olduğu gerçeği var. insanlar bu durumu bir sonuç olarak görüp, asıl üstüne gidilmesi gereken fiziksel ve zihinsel problemler yerine doğrudan bu sorunu çözmek adına ilaç almaya başlayınca ironik bir durum ortaya çıkıyor. uykusuzluğu çözmek için alınan uyku ilaçları uykusuzluğa yol açıyor. ilaca tolerans geliştiren kişi daha yüksek dozlara ihtiyaç duyuyor ve ilacı bıraktığında withdrawal durumları yaşıyor. durumunun iyileşmediğini düşünüp ilaca geri dönüyor ve bu bir döngü haline geliyor. bugün insomnianın en büyük sebebinin uyku ilaçları olduğu düşünülüyor.

insomnia doktorların doğrudan klinik kanıt olmaksızın tedavi etmeye kalktıkları ender tıbbi sorunlardan biri. uyku ilacı yazılan hastaların çoğu reçetelerini kendi tarif ettikleri semptomlar sonucu alıyorlar. bu tariflerin güvenilirliği de şüpheli. 1979′da yapılan bir araştırma gösteriyor ki insomnia hastalarının çoğu 30 dakika içinde uykuya dalıp en az 6 saat uyuyorlar. ilaç kullanarak uykuya dalma zamanında 15 dakika kadar bir azalma sağlanıyor ve uyku süresi 30 dakika civarında artıyor. ilaçların yan etkileri göz önünde bulundurulduğunda bu sürelere gerçekten değer mi düşünmek gerekiyor. tabii ki düşünülmesi gereken bir husus da insomniac olduğunu iddia eden insanların kaçının gerçekten insomniac olduğu. popüler kültüre baktığımızda bu hastalığın adeta bir moda, bir etiket haline geldiğini görebiliriz. insomniac olmak bir uyku bozukluğuna sahip olmaktan öte artık bir duruşun, bir yaşam tarzının göstergesi olmuş durumda.

uyku ilacı kullanırken uykunun asıl amacının ne olduğunu da düşünmek gerekiyor. asıl derdimiz uykunun sağladığı fiziksel ve zihinsel yenilemeyi sağlamak olmalı. artık biliyoruz ki uykunun tek faydası bu da değil; öğrenme ve hafıza oluşumunda da oldukça önemli bir rolü var, özellikle rem uykusunun. o halde ilaç kullanırken bizi ilgilendiren bu eylemlerin gerçekleşmesi olmalı. hop diye uykuya daldıran, 8 saat mışıl mışıl uyutan bir ilaç eğer bu eylemlerin gerçekleşmesini engelliyor, sabah yataktan yorgun kaldırıyorsa, pek de fayda sağladığını iddia edemeyiz.

The Dispossessed Pazartesi, Dec 4 2006 

Faydalı bir eser.

Ursula K. Leguin’in artık bir bilimkurgu klasiği haline gelmiş eserini yeni okudum. Türkçeye “Mülksüzler” olarak yıllar önce çevirilmiş.

Bilimkurgu (BK) klasiği olarak geçse de çoğu kişinin BK’dan beklediğinden kat kat fazlasını içeriyor. Olay özetleyeyim: Urras adlı bir gezegende (bildiğimiz anlamda) insan kültürüne çok yakın bir ortam var. Sisteme isyan eden bir grup insan (20 milyon kadar), gezegeni terkedip Urras’ın ayına yani Anarres’e yerleşiyorlar. Burda Odo isimli bir düşünürün öğretileri çerçevesinde yeni bir toplum kuruyorlar: temeli mülke ve güce değil birliğe, dayanışmaya dayanan anarşist bir toplum. Urras ve Anarres arasında kolonizasyondan sonra ilişkiler tamamen kesiliyor. Sadece çok sınırlı ticaret ilişkileri sürdürülüyor. Hikayenin başında Shevek isimli parlak fizikçimiz, kolonizasyondan sonra iki kültür arasındaki ilk teması sağlayarak Anarres’den kalkıp Urras’ta bir üniversiteye ziyarette bulunuyor. Bundan sonra hem Shevek’in doğumundan başlayarak Anarres’deki hayatını, hem de Urras’a ayak bastıktan sonra yaşadıklarını öğreniyoruz. İki dünyada da değişimin temellerini atmasına şahit oluyoruz.

Anarres’te geçen kısımlarda anarşizmi, mülksüzlüğü, dayanışmayı ve çok farklı bir toplum düzeninde aynı şekilde oldukça farklılaşan kadın-erkek ilişkilerini görüyoruz. Urras’ta Shevek’in yaşadıklarından ise güç ilişkilerini, kapitalizmi, sınıf ayrımını, bu düzenin kadınları nasıl bir duruma sokabileceğini ve bilimin nasıl amaç değil araç olabileceğini görüyoruz. Bunları görürken de insan doğasına, kadın-erkek ilişkilerine dair ilginç fikirlerle karşı karşıya kalıyoruz.

Kitap hakkında çok farklı yorumlar okudum, birkaç farklı okuması yapılabilir sanırım. Ben hep Urras’ı Dünya’nın gelebileceği bir noktayı tasvir ettiğini (distopya olduğunu) düşünmüştüm. Fakat daha sonra Dünya gezegeninin de adı geçiyor ve “İnsanlık” yakın çevredeki 3 uygarlıktan birisi olarak bahsediliyor. Hikaye boyunca “insanlar” hep arka planda ve bu bende bir merak uyandırdı haliyle: “Acaba bizim uygarlığımız bu resimde nerede?” diye düşünmüştüm. Urras haline gelen Dünya fikri bile yeterince kötüyken hikayenin sonunda Dünya’mızın ve insanlığın durumunu öğreniyoruz. Sonuç Urras’tan bile kötü.

Vurgulanan başka bir şey ise Urras’ın cennet gibi bir gezegen, Anarres’in ise çoğunlukla çöl olması. Anarres’te hayvan yok, ve sadece bir-iki tür bitki yetişiyor. Hayat zor. Urras’ta varlık içinde yokluk çeken sınıflar varken Anarres toplumu birlik içinde “yok”u “var”a çevirmeye çabalıyor.

Beğendiğim bir bölümü yazıyorum. Shevek oldukça sakin bir arkadaşımız olmasına rağmen bir partide ilk kez sarhoş oluyor (evet, Anarres’te alkol alınmıyor) ve kendi değerlerini küçük düşürücü bazı tepkiler aldıktan sonra gelen “Yahu bize Anarres’i anlat, sahiden o kadar müthiş mi?” sorusu karşısında patlamadan edemiyor:

“I don’t know. No. It is not wonderful. It is an ugly world. Not like this one. Anarres is all dusty and dry hills. All meager, all dry. And the people aren’t beautiful. They have big hands and feet, like me and the waiter there. But not big bellies. They get very dirty, and take baths together, nobody here does that. The towns are very small and dull, they are dreary. No palaces. Life is dull, and hard work. You can’t always have what you want, or even what you need, because there isn’t enough. You Urrasti have enough. Enough air, enough rain, grass, oceans, food, music, buildings, factories, machines, books, clothes, history. You are rich, you own. We are poor, we lack. You have, we do not have. Everything is beautiful here. Only not the faces. On Anarres nothing is beautiful, nothing but the faces. The other faces, the men and women. We have nothing but that, nothing but each other. Here you see the jewels, there you see the eyes. And in the eyes you see the splendor, the splendor of the human spirit. Because our men and women are free – possessing nothing, they are free. And you the possessors are possessed. You are all in jail. Each alone, solitary, with a heap of what he owns. You live in prison, die in prison. It is all I can see in your eyes – the wall, the wall!”

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »