Never shall I forget that night, the first night in camp, that turned my life into one long night seven times sealed.
Never shall I forget that smoke.
Never shall I forget the small faces of the children whose bodies I saw transformed into smoke under a silent sky.
Never shall I forget those flames that consumed my faith forever.
Never shall I forget the nocturnal silence that deprived me for all eternity of the desire to live.
Never shall I forget those moments that murdered my God and my soul and turned my dreams to ashes.
Never shall I forget those things, even were I condemned to live as long as God Himself.
Never.
Elie Wiesel 1944 yılında, 13 yaşında bir çocukken Transilvanya’daki köyünden alınarak, bütün ailesi ve köydeki tüm yahudilerle birlikte Auschwitz’e götürülmüş. Ailesini fırınlara kurban vermiş ancak kendisi sağ kalmayı başarmış. 1958′de yaşadıklarını kitap haline getirmiş ve 1986′da Nobel Barış Ödülü’nü kazanmış. Bu ince kitap (“Night”) Auschwitz-Birkenau ve sonrasında Buchenwald’da başından geçenleri anlatıyor.
Kitap oldukça vurucu. Keyifle değil gerginlikle okudum diyebilirim. Wiesel iki kere fırının ucundan dönmüş, “Ölüm Meleği” Dr. Josef Mengele tarafından muayene edilmiş (ve sağ kalmış!), önce annesini ve kardeşlerini, daha sonra da babasını kaybetmiş ve kendi deyimiyle “hayatta kalmak için birşey yapmadan”, tamamen şans eseri kurtulmayı başarmış.
Kitap, konusu ve önemi itibariyle okunmayı gerektiriyor zaten. Ama bence bir önemli özelliği daha var: dindar bir gencin, karşılaştığı kötülükler karşısında inancıyla hesaplaşmasını ve yitirme noktasına gelmesini anlatıyor. Bunun, felsefede “kötülük problemi” adı verilen argümanla doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyorum.
Kötülük problemi Tanrı’nın varlığına karşı kullanılan argümanlardan birisidir. Tanrı’ya atfedilen özelliklerle dünyadaki gerçeklerin örtüşmemediğine dikkat çeker. Şöyle:
Eğer Tanrı’nın gücü herşeye yetiyorsa,
Eğer Tanrı herşeyi biliyorsa,
ve eğer Tanrı iyi yürekli, kullarını seven ve koruyan bir varlıksa,
Dünyada neden acı, kötülük ve ızdırap var?
Dünyada acının, kötülüğün ve ızdırabın olması tartışılmaz bir gerçek. Durumun böyle olması garip, çünkü Tanrı herşeyi bilir ve dünyadaki halin böyle olacağını biliyordu. Gücü herşeye yettiği için eğer isteseydi tüm acıyı, kötülüğü ve ızdırabı yok edebilirdi.
Yani Tanrı eğer isteseydi insanı yaratırken insan psikolojisinden zalimliği, saldırganlığı, iktidar hırsını çıkarabilirdi. Diğer canlıları yaratırken mikropları, parazitleri ve virüsleri yaratmayabilirdi. Evrenin ve Dünya’nın düzenini kurarken depremleri, fırtınaları ve tayfunları ortadan kaldırabilirdi. Bütün bunları yapmadı, ancak yapmamasının nedeni “yapamıyor olması” olamaz, çünkü gücü herşeye yeter. Olayların böyle olacağını “bilmiyor olması” da olamaz, çünkü herşeyi bilir.
Geriye ne kalıyor? Tanrı kötülüğü ve acıyı ortadan kaldırmadı, çünkü kaldırmak istemedi. Böyle bir Tanrı nasıl sonsuz derecede “iyi” olabilir? Nasıl bizi seviyor olabilir?
Dünyadaki ortamla ilgili gözlemimiz, bizi Tanrı’nın bu üç özelliğinin tutarsız olduğu sonucuna götürüyor. Tanrı’nın ya herşeye gücü yetmiyor, ya herşeyi bilmiyor, ya da iyi kapli değil; bizi sevmiyor.
Bu argümana verilen klasik cevaplara da bakalım:
1) İyilik olması için kötülük olmak zorundadır.
O halde Tanrı kötülüğün olmadığı, ancak iyiliğin olduğu bir dünya yaratamıyor ve bu da Tanrı’nın herşeye gücünün yetmesi ile çelişiyor. Bazen deniyor ki Tanrı ancak mantıksal olarak imkanı olan şeyleri yaratabilir (örneğin dört kenarlı üçgen mantıksal olarak mümkün değildir) ve iyiliğin olup kötülüğün olmaması mantıksal olarak mümkün değildir. Tabii bunun neden mantıksal olarak mümkün olmadığını göstermek pek kolay değil.
2) Kötülüğün olması insanların suçudur. İradesizliğin, inançsızlığın sonucudur.
Bu cevap da yine Tanrı’nın özellikleri ile çelişiyor. Tanrı insanların ne mal olduğunu hepimizden iyi bilmektedir. Öyleyse neden insanları böyle yaratmıştır? İnsanları daha farklı yaratma seçeneği varsa (ki olmak zorundadır), neden bu şekilde, iradesiz ve zayıf yaratmayı seçti? Ayrıca bu alemdeki bazı kötülükler ve acılar insanlar tarafından meydana getirilmiş değildir. Deprem gibi doğa olayları bu kadar acı ve ızdıraba yol açarken Tanrı neden bunlara izin vermektedir? Afrika’da, 4-5 yaşında masum çocukların ne günahı, ne yanlışı, ne suçu vardır ki gözleri kurtlar ve parazitler tarafından yenmektedir?
3) Tanrı insanları denemektedir. Kötülük yapanlar için adalet sonraki dünyada gelecektir.
Kimse kusura bakmasın ama böyle bir Tanrı’nın “iyi” olduğu iddia edilemez. Tanrı pekala insanları kobay haline getirmeden de sonsuz mutluluk ve sonsuz acı dağıtabilir. Neden bu kadar vahşi bir test kafesini tercih etmiştir? Bütün dünyada masum bebeklerin çektiği acılar böyle açıklanabilir mi? Doğuştan tip 1 diyabet hastası bir çocuğa bunu nasıl açıklayacaksınız?
4) Tanrı bütün evreni kusursuz bir sistem olarak yaratmıştır. İyilik ve kötülük kaynakları da bu sistemdeki yerleri sebebiyle vardır.
Bu biraz 1. cevaba benziyor, dolayısıyla benim de cevabım benzer olacak: Kötülük kaynaklarının daha az olduğu ya da hiç olmadığı bir sistem mümkün değil miydi? Tanrı’nın böyle bir sistem kurmaya gücü yetmez miydi? Tamam, bize acı çektiren bazı şeylerin bu sistemde çok önemli yerleri var (zehirli yılanlar, akrepler, çeşitli mikroorganizmalar). Ancak bazıları için bunun doğru olduğunu sanmıyorum. Örneğin Tanrı neden HIV’i yaratmıştır? Bu virüsün sistemdeki elzem rolü nedir, insanların ölümüne yol açmak dışında? Hangi biyolojik süreçlerde HIV “olmazsa olmaz” bir rol oynamaktadır? Bilgim dahilinde söyleyebileceğim, HIV’in böyle elzem bir rolü yoktur. O halde Tanrı neden HIV’in olmadığı bir dünya yaratmayı seçmemiştir?
5) Tanrı’nın metodları ve düşündükleri bilinemez. Elbet vardır bir bildiği. Sen kimsin ki bunu anlamaya çalışıyorsun?
Maalesef bu cevaba karşı verilebilecek bir yanıt yoktur çünkü hiçbir argüman, hiçbir mantık, hiçbir düşünce bu duvarı geçemez. Bu cevap insan aklının bittiği, teslimiyetin başladığı yerdir. Bu sebeple ben kaçar… kkthxbai
Kötülük problemine şöyle bir giriş yaptıktan sonra gelelim tekrar kitaba. Özellikle Auschwitz gibi ortamlarda, işkencenin ve zulmün hüküm sürdüğü yerlerde kötülük problemi daha da büyük ve gerçek bir problem haline geliyor. Bakınız böyle bir ortamda Wiesel’ın aklına neler gelmiş:
“Blessed be God’s name…”
Thousands of lips repeated the benediction, bent over like trees in a storm.
Blessed be God’s name?
Why, but why would I bless Him? Every fiber in me rebelled. Because He caused thousands of children to burn in His mass graves? Because He kept six crematoria working day and night, including Sabbath and the Holy Days? Because in His great might, He had created Auschwitz, Birkenau, Buna, and so many other factories of death? How could I say to Him: Blessed be Thou, Almighty, Master of the Universe, who chose us among all nations to be tortured day and night, to watch as our fathers, our mothers, our brothers end up in the furnaces? Praised be Thy Holy Name, for having chosen us to be slaughtered on Thine altar?
…
And I, the former mystic, was thinking: Yes, man is stronger, greater than God. When Adam and Eve deceived You, You chased them from paradise. When You were displeased by Noah’s generation, You brought down the Flood. When Sodom lost your favor, You caused the heavens to rain down fire and damnation. But look at these men whom You have betrayed, allowing them to be tortured, slaughtered, gassed, and burned, what do they do? They pray before You! They praise Your name!