Night – Elie Wiesel (ve Kötülük Problemi) Salı, Aug 26 2008 

Never shall I forget that night, the first night in camp, that turned my life into one long night seven times sealed.

Never shall I forget that smoke.

Never shall I forget the small faces of the children whose bodies I saw transformed into smoke under a silent sky.

Never shall I forget those flames that consumed my faith forever.

Never shall I forget the nocturnal silence that deprived me for all eternity of the desire to live.

Never shall I forget those moments that murdered my God and my soul and turned my dreams to ashes.

Never shall I forget those things, even were I condemned to live as long as God Himself.

Never.

Elie Wiesel 1944 yılında, 13 yaşında bir çocukken Transilvanya’daki köyünden alınarak, bütün ailesi ve köydeki tüm yahudilerle birlikte Auschwitz’e götürülmüş. Ailesini fırınlara kurban vermiş ancak kendisi sağ kalmayı başarmış. 1958′de yaşadıklarını kitap haline getirmiş ve 1986′da Nobel Barış Ödülü’nü kazanmış. Bu ince kitap (“Night”) Auschwitz-Birkenau ve sonrasında Buchenwald’da başından geçenleri anlatıyor.

Kitap oldukça vurucu. Keyifle değil gerginlikle okudum diyebilirim. Wiesel iki kere fırının ucundan dönmüş, “Ölüm Meleği” Dr. Josef Mengele tarafından muayene edilmiş (ve sağ kalmış!), önce annesini ve kardeşlerini, daha sonra da babasını kaybetmiş ve kendi deyimiyle “hayatta kalmak için birşey yapmadan”, tamamen şans eseri kurtulmayı başarmış.

Kitap, konusu ve önemi itibariyle okunmayı gerektiriyor zaten. Ama bence bir önemli özelliği daha var: dindar bir gencin, karşılaştığı kötülükler karşısında inancıyla hesaplaşmasını ve yitirme noktasına gelmesini anlatıyor. Bunun, felsefede “kötülük problemi” adı verilen argümanla doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Kötülük problemi Tanrı’nın varlığına karşı kullanılan argümanlardan birisidir. Tanrı’ya atfedilen özelliklerle dünyadaki gerçeklerin örtüşmemediğine dikkat çeker. Şöyle:

Eğer Tanrı’nın gücü herşeye yetiyorsa,
Eğer Tanrı herşeyi biliyorsa,
ve eğer Tanrı iyi yürekli, kullarını seven ve koruyan bir varlıksa,

Dünyada neden acı, kötülük ve ızdırap var?

Dünyada acının, kötülüğün ve ızdırabın olması tartışılmaz bir gerçek. Durumun böyle olması garip, çünkü Tanrı herşeyi bilir ve dünyadaki halin böyle olacağını biliyordu. Gücü herşeye yettiği için eğer isteseydi tüm acıyı, kötülüğü ve ızdırabı yok edebilirdi.

Yani Tanrı eğer isteseydi insanı yaratırken insan psikolojisinden zalimliği, saldırganlığı, iktidar hırsını çıkarabilirdi. Diğer canlıları yaratırken mikropları, parazitleri ve virüsleri yaratmayabilirdi. Evrenin ve Dünya’nın düzenini kurarken depremleri, fırtınaları ve tayfunları ortadan kaldırabilirdi. Bütün bunları yapmadı, ancak yapmamasının nedeni “yapamıyor olması” olamaz, çünkü gücü herşeye yeter. Olayların böyle olacağını “bilmiyor olması” da olamaz, çünkü herşeyi bilir.

Geriye ne kalıyor? Tanrı kötülüğü ve acıyı ortadan kaldırmadı, çünkü kaldırmak istemedi. Böyle bir Tanrı nasıl sonsuz derecede “iyi” olabilir? Nasıl bizi seviyor olabilir?

Dünyadaki ortamla ilgili gözlemimiz, bizi Tanrı’nın bu üç özelliğinin tutarsız olduğu sonucuna götürüyor. Tanrı’nın ya herşeye gücü yetmiyor, ya herşeyi bilmiyor, ya da iyi kapli değil; bizi sevmiyor.

Bu argümana verilen klasik cevaplara da bakalım:

1) İyilik olması için kötülük olmak zorundadır.

O halde Tanrı kötülüğün olmadığı, ancak iyiliğin olduğu bir dünya yaratamıyor ve bu da Tanrı’nın herşeye gücünün yetmesi ile çelişiyor. Bazen deniyor ki Tanrı ancak mantıksal olarak imkanı olan şeyleri yaratabilir (örneğin dört kenarlı üçgen mantıksal olarak mümkün değildir) ve iyiliğin olup kötülüğün olmaması mantıksal olarak mümkün değildir. Tabii bunun neden mantıksal olarak mümkün olmadığını göstermek pek kolay değil.

2) Kötülüğün olması insanların suçudur. İradesizliğin, inançsızlığın sonucudur.

Bu cevap da yine Tanrı’nın özellikleri ile çelişiyor. Tanrı insanların ne mal olduğunu hepimizden iyi bilmektedir. Öyleyse neden insanları böyle yaratmıştır? İnsanları daha farklı yaratma seçeneği varsa (ki olmak zorundadır), neden bu şekilde, iradesiz ve zayıf yaratmayı seçti? Ayrıca bu alemdeki bazı kötülükler ve acılar insanlar tarafından meydana getirilmiş değildir. Deprem gibi doğa olayları bu kadar acı ve ızdıraba yol açarken Tanrı neden bunlara izin vermektedir? Afrika’da, 4-5 yaşında masum çocukların ne günahı, ne yanlışı, ne suçu vardır ki gözleri kurtlar ve parazitler tarafından yenmektedir?

3) Tanrı insanları denemektedir. Kötülük yapanlar için adalet sonraki dünyada gelecektir.

Kimse kusura bakmasın ama böyle bir Tanrı’nın “iyi” olduğu iddia edilemez. Tanrı pekala insanları kobay haline getirmeden de sonsuz mutluluk ve sonsuz acı dağıtabilir. Neden bu kadar vahşi bir test kafesini tercih etmiştir? Bütün dünyada masum bebeklerin çektiği acılar böyle açıklanabilir mi? Doğuştan tip 1 diyabet hastası bir çocuğa bunu nasıl açıklayacaksınız?

4) Tanrı bütün evreni kusursuz bir sistem olarak yaratmıştır. İyilik ve kötülük kaynakları da bu sistemdeki yerleri sebebiyle vardır.

Bu biraz 1. cevaba benziyor, dolayısıyla benim de cevabım benzer olacak: Kötülük kaynaklarının daha az olduğu ya da hiç olmadığı bir sistem mümkün değil miydi? Tanrı’nın böyle bir sistem kurmaya gücü yetmez miydi? Tamam, bize acı çektiren bazı şeylerin bu sistemde çok önemli yerleri var (zehirli yılanlar, akrepler, çeşitli mikroorganizmalar). Ancak bazıları için bunun doğru olduğunu sanmıyorum. Örneğin Tanrı neden HIV’i yaratmıştır? Bu virüsün sistemdeki elzem rolü nedir, insanların ölümüne yol açmak dışında? Hangi biyolojik süreçlerde HIV “olmazsa olmaz” bir rol oynamaktadır? Bilgim dahilinde söyleyebileceğim, HIV’in böyle elzem bir rolü yoktur. O halde Tanrı neden HIV’in olmadığı bir dünya yaratmayı seçmemiştir?

5) Tanrı’nın metodları ve düşündükleri bilinemez. Elbet vardır bir bildiği. Sen kimsin ki bunu anlamaya çalışıyorsun?

Maalesef bu cevaba karşı verilebilecek bir yanıt yoktur çünkü hiçbir argüman, hiçbir mantık, hiçbir düşünce bu duvarı geçemez. Bu cevap insan aklının bittiği, teslimiyetin başladığı yerdir. Bu sebeple ben kaçar… kkthxbai

Kötülük problemine şöyle bir giriş yaptıktan sonra gelelim tekrar kitaba. Özellikle Auschwitz gibi ortamlarda, işkencenin ve zulmün hüküm sürdüğü yerlerde kötülük problemi daha da büyük ve gerçek bir problem haline geliyor. Bakınız böyle bir ortamda Wiesel’ın aklına neler gelmiş:

“Blessed be God’s name…”

Thousands of lips repeated the benediction, bent over like trees in a storm.

Blessed be God’s name?

Why, but why would I bless Him? Every fiber in me rebelled. Because He caused thousands of children to burn in His mass graves? Because He kept six crematoria working day and night, including Sabbath and the Holy Days? Because in His great might, He had created Auschwitz, Birkenau, Buna, and so many other factories of death? How could I say to Him: Blessed be Thou, Almighty, Master of the Universe, who chose us among all nations to be tortured day and night, to watch as our fathers, our mothers, our brothers end up in the furnaces? Praised be Thy Holy Name, for having chosen us to be slaughtered on Thine altar?

And I, the former mystic, was thinking: Yes, man is stronger, greater than God. When Adam and Eve deceived You, You chased them from paradise. When You were displeased by Noah’s generation, You brought down the Flood. When Sodom lost your favor, You caused the heavens to rain down fire and damnation. But look at these men whom You have betrayed, allowing them to be tortured, slaughtered, gassed, and burned, what do they do? They pray before You! They praise Your name!

The God Delusion Salı, Aug 14 2007 

Richard Dawkins’in son kitabı (2006).

Dawkins’in sıkı bir ateist olduğu herkes tarafından biliniyor ve bu kitabı gördüğümde, açıkçası heyecanlandım. Dawkins ateist olmakla ve bunu savunmakla kalmamış, yaratılışçılara, dindarlara ve genel olarak dine karşı bir “cephe” açmış bir bilim insanı. Bu konuda konuşmalar yapıyor, televizyon programları hazırlıyor, kitaplar/yazılar yazıyor, din adamları ve yaratılışçılarla çeşitli ortamlarda tartışmalara girmekten çekinmiyor, hatta zaman zaman bu tartışmalara girmeye oldukça hevesli gibi gözüküyor. Bağıran ve hatta çağıran bir ateist olmasının yanında anti teizmin de bayrağını taşıyor. Türkiye’de yaşasa günleri sayılı olurdu eminim (Turan Dursun‘u hatırlayınız).

Dawkins’in bu hevesi haliyle bir takım eleştirilerin de oluşmasına yol açmış. Kendisini eleştirdiği kökten dinciler kadar dogmatist ve köktenci olmakla suçlayanlar var.

Atheism Tapes isimli BBC belgeselinde Jonathan Miller, Daniel Dennett‘e şu soruyu yöneltmişti: “Dinin bizim gibileri ezmek istediği enerji ile dini ezen bir kitap yazmayı düşünür müsünüz?” Dennett’in cevabı ise bence durup düşünmeyi gerektiriyor: “O kitabı yazmayı çok isterim. Ama insanı korkutan, arkasından ne geleceği.” Bildiğim kadarıyla Dennett o kitabı bu röportajdan sonra yazdı (Breaking the Spell), ancak yine de zamanında bu cevabı vermiş olması, dinin çoğunluktan aldığı güç ve “inanca saygı” kalkanı sayesinde düşünürleri ve entellektüelleri – her ne kadar bir ateist olarak seslerini yükseltseler de – anti teist olma konusunda frenleyebildiğini gösteriyor. Yaptıkları ve yazdıklarıyla (özellikle The Blind Watchmaker) kendini frenlemediğini bildiğimiz Dawkins’in, gaza bastığı kitap bu.

Açıkçası Tanrı’nın varlığına dair argümanların derin bir analizi olacağını düşünmüştüm. Bu açıdan beklediğimi bulamadım. Bunun iki sebebi olabilir diye düşünüyorum: Dawkins bu kitapla mümkün olduğu kadar çok kişiye ulaşmayı hedeflemiş ve bu argümanların analizi yer yer oldukça teknik bir hal alabiliyor. Okuyucularını sıkmamak istemiş olabilir. Bir diğer ihtimal de bu argümanları çok da fazla ciddiye almıyor olabilir. Kozmolojik, ontolojik ve teleolojik argümanlar elbette ki üzerinde konuşulması gereken argümanlar ancak uzun ve detaylı bir analize gerek yok diye düşünmüş olabilir. Bu argümanlara bir bölüm, yani yaklaşık 30 sayfa ayrılmış ve eğer niyetiniz bu konuda bilgi sahibi olmaksa çok da doyurucu bir içerik bulamayacaksınız.

Kitabın geri kalanı için aynı şey geçerli değil. Dinin kökleri, ahlakın kökleri, değişen ahlak anlayışı (Zeitgeist), dine karşı neden saldırgan olmak gerektiği ve din eğitiminin tartışıldığı bölümler var ve bu bölümler oldukça iyi. Şahsen zeitgeist kısmından çok keyif aldım. Dawkins’in bu konularda tecrübesi ve birikimi muazzam ve başka yerde zor karşılaşacağınız alıntıları, tartışmaları ve olayları bu kitapta bulabilirsiniz. Özellikle eski ve yeni ahitteki bazı bölümler ve kargo kültleri hakkındaki kısımlar beni epey şaşırttı. Benim için kitabın değeri de burada: uzak olduğum hıristiyan camiasında olup biten tonla şey öğrendim ve çoğu çok şaşırtıcıydı. Yakın geçmişteki gazetelerden, konuşmalardan ve kitaplardan çok sayıda alıntı var ve hemen hemen hepsi hedefi vuran cinsten.

Sonuçta insanı içine çeken ve okuması keyif veren bir kitap olmuş: Uzun, ama kesinlikle karmaşık ya da sıkıcı değil. Dindar bir insanı ikna edebileceğini sanmıyorum, ama kararsızları ikna etmede başarılı olabilir. Bir ateiste ise haz vereceği kesin.

Douglas Adams‘a adanmış olması da ayrıca güzel:

In Memoriam

Douglas Adams (1952-2001)

‘Isn’t it enough to see that a garden is beautiful without having to believe that there are fairies at the bottom of it too?’ 

The Dispossessed Pazartesi, Dec 4 2006 

Faydalı bir eser.

Ursula K. Leguin’in artık bir bilimkurgu klasiği haline gelmiş eserini yeni okudum. Türkçeye “Mülksüzler” olarak yıllar önce çevirilmiş.

Bilimkurgu (BK) klasiği olarak geçse de çoğu kişinin BK’dan beklediğinden kat kat fazlasını içeriyor. Olay özetleyeyim: Urras adlı bir gezegende (bildiğimiz anlamda) insan kültürüne çok yakın bir ortam var. Sisteme isyan eden bir grup insan (20 milyon kadar), gezegeni terkedip Urras’ın ayına yani Anarres’e yerleşiyorlar. Burda Odo isimli bir düşünürün öğretileri çerçevesinde yeni bir toplum kuruyorlar: temeli mülke ve güce değil birliğe, dayanışmaya dayanan anarşist bir toplum. Urras ve Anarres arasında kolonizasyondan sonra ilişkiler tamamen kesiliyor. Sadece çok sınırlı ticaret ilişkileri sürdürülüyor. Hikayenin başında Shevek isimli parlak fizikçimiz, kolonizasyondan sonra iki kültür arasındaki ilk teması sağlayarak Anarres’den kalkıp Urras’ta bir üniversiteye ziyarette bulunuyor. Bundan sonra hem Shevek’in doğumundan başlayarak Anarres’deki hayatını, hem de Urras’a ayak bastıktan sonra yaşadıklarını öğreniyoruz. İki dünyada da değişimin temellerini atmasına şahit oluyoruz.

Anarres’te geçen kısımlarda anarşizmi, mülksüzlüğü, dayanışmayı ve çok farklı bir toplum düzeninde aynı şekilde oldukça farklılaşan kadın-erkek ilişkilerini görüyoruz. Urras’ta Shevek’in yaşadıklarından ise güç ilişkilerini, kapitalizmi, sınıf ayrımını, bu düzenin kadınları nasıl bir duruma sokabileceğini ve bilimin nasıl amaç değil araç olabileceğini görüyoruz. Bunları görürken de insan doğasına, kadın-erkek ilişkilerine dair ilginç fikirlerle karşı karşıya kalıyoruz.

Kitap hakkında çok farklı yorumlar okudum, birkaç farklı okuması yapılabilir sanırım. Ben hep Urras’ı Dünya’nın gelebileceği bir noktayı tasvir ettiğini (distopya olduğunu) düşünmüştüm. Fakat daha sonra Dünya gezegeninin de adı geçiyor ve “İnsanlık” yakın çevredeki 3 uygarlıktan birisi olarak bahsediliyor. Hikaye boyunca “insanlar” hep arka planda ve bu bende bir merak uyandırdı haliyle: “Acaba bizim uygarlığımız bu resimde nerede?” diye düşünmüştüm. Urras haline gelen Dünya fikri bile yeterince kötüyken hikayenin sonunda Dünya’mızın ve insanlığın durumunu öğreniyoruz. Sonuç Urras’tan bile kötü.

Vurgulanan başka bir şey ise Urras’ın cennet gibi bir gezegen, Anarres’in ise çoğunlukla çöl olması. Anarres’te hayvan yok, ve sadece bir-iki tür bitki yetişiyor. Hayat zor. Urras’ta varlık içinde yokluk çeken sınıflar varken Anarres toplumu birlik içinde “yok”u “var”a çevirmeye çabalıyor.

Beğendiğim bir bölümü yazıyorum. Shevek oldukça sakin bir arkadaşımız olmasına rağmen bir partide ilk kez sarhoş oluyor (evet, Anarres’te alkol alınmıyor) ve kendi değerlerini küçük düşürücü bazı tepkiler aldıktan sonra gelen “Yahu bize Anarres’i anlat, sahiden o kadar müthiş mi?” sorusu karşısında patlamadan edemiyor:

“I don’t know. No. It is not wonderful. It is an ugly world. Not like this one. Anarres is all dusty and dry hills. All meager, all dry. And the people aren’t beautiful. They have big hands and feet, like me and the waiter there. But not big bellies. They get very dirty, and take baths together, nobody here does that. The towns are very small and dull, they are dreary. No palaces. Life is dull, and hard work. You can’t always have what you want, or even what you need, because there isn’t enough. You Urrasti have enough. Enough air, enough rain, grass, oceans, food, music, buildings, factories, machines, books, clothes, history. You are rich, you own. We are poor, we lack. You have, we do not have. Everything is beautiful here. Only not the faces. On Anarres nothing is beautiful, nothing but the faces. The other faces, the men and women. We have nothing but that, nothing but each other. Here you see the jewels, there you see the eyes. And in the eyes you see the splendor, the splendor of the human spirit. Because our men and women are free – possessing nothing, they are free. And you the possessors are possessed. You are all in jail. Each alone, solitary, with a heap of what he owns. You live in prison, die in prison. It is all I can see in your eyes – the wall, the wall!”

M.S. 3. yy dünyası Cumartesi, Nov 4 2006 

Geçen aylarda okuyup da en çok etkilendiğim pasajlardan biri bu. 3.yy’da bir gözlemcinin o günün dünyası hakkındaki görüşleri. Bu döneme şu an boşuna karanlık çağ demiyoruz sanırım.

 

You must know that the world has grown old, and does not remain in its former vigour. It bears witness to its own decline. The rainfall and the sun’s warmth are both diminishing; the metals are nearly exhausted; the husbandman is failing in the fields, the sailor on the seas, the soldier in the camp, honesty in the market, justice in the courts, concord in friendships, skill in the arts, discipline in morals. This is the sentence passed upon the world, that everything which has a beginning should perish, that things which have reached maturity should grow old, the strong weak, the great small, and after weakness and shrinkage should come dissolution.

-Cyprian, Ad Demetr.