Fizikalizm Cuma, Aug 24 2007 

Genel olarak metafiziksel, daha özelde zihin felsefesinde zihinsel durumlar hakkında bir pozisyondur.

Genel anlamıyla başlayalım. Bir fizikaliste göre evrendeki herşey fizikseldir veya fiziksel nesnelere ve özelliklere dayanır. Evrende var olan şeyler, fizikçilerin var olduğunu iddia ettiği ya da ilerde var olduğunu iddia edecekleri şeylerdir. Gerçek dünyada fiziksel dünyanın ötesinde olan birşey yoktur. Buna ek olarak evren hakkında söylenebilecek her şeyin fiziğin dili ile söylenebileceği iddiasını içerebilir, içermeyebilir.

Fizikalizm, soyut nesneleri, sayıları, kümeleri, ihtimalleri, tümelleri, zihinsel durumları ve olayları içeren ontolojileri, bunlar fiziksel durumlar, olaylar ve nesnelerden bağımsız düşünüldüğü sürece reddeder.

Kimi felsefeciler fizikalizmin sağlam bir metafiziksel pozisyon olduğunu düşünse de çok sayıda problemi olan bir doktrindir. Tam olarak neyin fiziksel olarak kabul edileceğinin belirsizliğinden başlayarak binbir karşı argümana yelken açılır.

Zihin felsefesi özelinde fizikalizm, kabaca zihnin maddeden bağımsız var olamayacağını ve her tözün tamamen fiziksel olduğunu iddia eden doktrindir. En katısından en yumuşağına doğru farklı fizikalist pozisyonlara bakmak gerekirse:

  1. Eliminative Materialism: Sadece beyindeki nörokimyasal olaylar vardır. Öznel deneyim, zihinsel durumlar ve bilinç bir illüzyondur.
  2. Reductive Materialism: Zihinsel durumlar vardır. Her zihinsel durum türü, bir fiziksel durum türü ile denktir.
  3. Supervenience: Bir özellik türü F, G olması sebebiyle F ise, F’ler G’lere ”supervene” ederler (!). Zihinsel durumlar, fiziksel durumlar olmaları sebebiyle zihinsel durumlardır: zihinsel durumlar fiziksel durumlara “supervene” ederler. Biyolojik özellikler kimyasal özelliklere, kimyasal özellikler de fiziksel özelliklere “supervene” ederler (bu saçma sapan cümleler için üzgünüm ancak türkçesinin ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yok, önerim bile yok). İndirgemecilikten farkı yok gibi gözükse de indirgemeciliğin bazı sinsi problemlerini aşmak için ortaya sürülmüş kuramlardır. İşlevselciler genelde “supervenience” kavramını severler.
  4. Property Dualism: Zihinsel özellikler hiç bir şekilde fiziksel özellikler değillerdir. Evrende sadece madde olabilir, ancak bu maddenin bir kısmının zihinsel özellikleri vardır.

1 ve 2 kesinlikle fizikalist pozisyonlardır. 3 ve 4′ün fizikalist olmadığı iddia edilebilir; yine de bu başlıkta incelemenin iyi olacağını düşündüm.

Not 1: Fizikalizmi savunan birinin çeşitli nedenlerden ötürü ateizmi de savunması beklenir.

Not 2: Tarihteki bazı fizikalistler: Thomas Hobbes, David Armstrong, Paul & Patricia Churchland, Williard van Orman Quine (Quine fizikalist olduğunu söylemekle birlikte bazı soyut nesnelerin (küme gibi) var olduğuna inandığını da belirtmiştir).

Not 3: Materyalizm’in günümüzde aldığı şekildir fizikalizm. Fizik maddenin yanında enerji, kuvvetler ve alanlar olduğunu ortaya çıkardıktan sonra herşeyin madde olduğunu iddia etmek pek de kolay değil. Felsefeciler materyalizm yerine bu terimi tercih etmektedirler artık.

Zihin Felsefesi Perşembe, Aug 23 2007 

Genelde metafiziğin bir dalı olarak kabul edilir ve bugünkü halinin temelleri Descartes tarafından atılmıştır. Zihin felsefecileri şu gibi sorulara cevap ararlar:

  • Zihinle madde arasındaki ilişki nedir?
  • Zihinsel durumların doğadaki yeri nedir?
  • Bilinç nedir? Bilinçli olmanın anlamı nedir? Başka varlıkların bilinçli olup olmadığına karar vermek için ne tip kriterler olabilir? Bilinçli makineler yapılabilir mi?
  • Düşünmek, hissetmek, algılamak, hatırlamak nedir? Deneyimin doğası nedir?
  • Zihnin işlevlerini bölmenin bir faydası var mıdır, yoksa zihni bir bütün olarak mı ele almak gerekir?
  • Bir öznenin kendi zihinsel durumlarına ayrıcalıklı erişimi nasıl mümkündür? Bu epistemik önceliği açıklayan nedir?

Tahmin edilebileceği gibi bu sorular felsefenin tüm alanları için önemlidir. Zihin felsefesinin özgürlük, iyilik, ahlak, tanrı, bilgi teorisi, yaşam ve doğa gibi kavramlarla doğrudan ilişkisi vardır. Ayrıca en temel sorularımızdan birinin cevabı için önemlidir: “Ben kimim?”

Stephen Voss’a göre zihin felsefesinin ilgilendiği alanın kapsamını iki tanımla belirtmek mümkündür:

Tanım 1: Zihin, bir varlığın herhangi bir zihinsel duruma sahip olma kapasitesidir.

Tanım 2: Özne, zihni olan bir varlıktır.

Bu tanımları kabul edersek zihin felsefesinin merkezindeki sorunun şu olduğunu iddia edebiliriz: “Özne olmak nedir? Bir varlığın zihinsel durumlara sahip olabilir olmasını sağlayan metafiziksel farklılık nedir?”

Yine Stephen Voss’un önerdiği (İngilizce) kaynakça:

Zihin felsefesini şu anki durumuna getiren öncül metinler:

Plato, Phaedo, Republic
Aristotle, De Anima
Rene Descartes, Meditations, Passions of the Soul
Thomas Hobbes, Leviathan
David Hume, A Treatise of Human Nature
Immanuel Kant, Critique of Pure Reason
Franz Brentano, Psychology from an Empirical Standpoint
Friedrich Nietzsche, The Gay Science
P. D. Ouspensky, In Search of the Miraculous
Jean-Paul Sartre, Being and Nothingness
Maurice Merleau-Ponty, Phenomenology of Perception

Yakın tarihteki önemli metinler:

David Armstrong, “The Causal Theory of the Mind” (1981)
Tyler Burge, “Individualism and the Mental” (1979)
David Chalmers, The Conscious Mind (1996)
Roderick Chisholm, “Intentionality” (1967)
Roderick Chisholm, Perceiving (1957)
Noam Chomsky, “Review of B. F. Skinner’s Verbal Behavior”, (1959)
Donald Davidson, “Mental Events” (1970)
Donald Davidson, Subjective, Intersubjective, Objective (2001)
Hubert Dreyfus, What Computers Can’t Do, (1979)
Paul Feyerabend, “Mental Events and the Brain” (1963)
Jerry Fodor, A Theory of Content and Other Essays (1991)
D. E. Harding, On Having No Head (1972)
John Haugland, Having Thought (1998)
Douglas Hofstadter, Gödel, Escher, Bach (1979)
Saul Kripke, Naming and Necessity (1972)
David Lewis, “An Argument for the Identity Theory” (1966)
Jean-Luc Marion, The Erotic Phenomenon (2006)
Wallace Matson, “Why Isn’t the Mind-Body Problem Ancient?” (1966)
Wallace Matson, Sentience (1976)
Thomas Nagel, “Brain Bisection and the Unity of Consciousness” (1971)
Thomas Nagel, “Panpsychism” (1979)
Thomas Nagel, “What Is It Like to Be a Bat?” (1975)
Derek Parfit, Reasons and Persons (1984)
Hilary Putnam, “The Nature of Mental States” (1967)
Hilary Putnam, “Philosophy and Our Mental Life” (1973)
Hilary Putnam, “The Meaning of ‘Meaning’” (1975)
Gilbert Ryle, The Concept of Mind (1949)
Wilfrid Sellars, “Empiricism and the Philosophy of Mind” (1956)
Wilfrid Sellars, “Philosophy and the Scientific Image of Mind” (1956)
J. J. C. Smart, “Sensation and Brain Processes” (1959)
Raymond Smullyan, The Tao is Silent (1975)
Peter Strawson, “Persons” (1959)
Alan Turing, “Computing Machinery and Intelligence” (1950)
Ludwig Wittgenstein, Philosophical Investigations (1953)
Ludwig Wittgenstein, The Blue and Brown Books (1956)

Yetmediyse, bayağı kapsamlı bir kaynakça David Chalmers‘dan geliyor:

http://consc.net/biblio.html

İşlevselcilik Salı, Aug 21 2007 

Mimarlık, felsefe, psikoloji, sosyoloji, ekonomi gibi alanlar için farklı anlamlara gelen bir akım. Bu yazı ise zihin felsefesinde, zihinsel durumların doğası hakkında bir pozisyon olan işlevselcilik ile ilgilidir. Zihin felsefesinde işlevselcilik, bazen davranışçılığın modern ardılı olarak da görülen, 1970′lerde Hilary Putnam ve Willfrid Sellars tarafından ortaya atılmış bir akımdır. Öncüsü olan fikirler Aristoteles (De Anima) ve Thomas Hobbes‘da (Leviathan) bulunabilir. Zihinsel durumların bir analizini verme iddiasındadır.

İşlevselciliğe göre bir şeyi belirli bir zihinsel durum yapan, içinde bulunduğu sistemde oynadığı rol, gördüğü işlevdir. Zihinsel durum hakkında önemli olan fiziksel bileşimi değil, duyularla, diğer zihinsel durumlarla ve davranışla olan ilişkisidir.

Zihinsel durumdan ne kastettiğimi açıklayarak başlayalım. Her düşünce (inanç, korku, arzu) ve her hissiyat (acı, ses, koku) aslında birer zihinsel durumdur. Küresel ısınmayı ele alalım. Dünyanın ısındığına inanmak, bu ısınmanın insan eylemleri sonucu gerçekleştiğine inanmak ve bunun sona ermesini arzulamak birbirinden ayrı zihinsel durumlardır. Sütün bardağa konarken çıkardığı sesi, tadını ve kokusunu duyumsamak biraz daha farklı, ama yine zihinsel durumlardır. Bir elektronun davranışı tamamen fiziksel olarak açıklanabilir (pozisyon, hız, kütle ve spin gibi kavramları kullanarak), ancak bir insanın ya da bir memelinin davranışını açıklamak için fiziksel durumunun yanında zihinsel durumunu da bilmek gerekir.

Yüzeysel bir analizle zihinsel durum böyle birşeydir ama halen cevap bekleyen derin sorular var. Zihinsel durumlar doğanın bir parçası gibi gözüküyor ancak dünyadaki olayların içinde nasıl bir statüye sahiplerdir? Doğanın geri kalanı ile ilişkileri nedir? İşlevselcilik işte bu gibi soruları cevaplama iddiasında olan metafiziksel bir kuramdır. Zihinsel durum dediğimiz şeyi kullanılabilir, kuramsal bir kavram haline getirme, zihinsel durumların bir analizini verme amacındadır.

İşlevselciliğin önemli bir amacı daha var ama bunun için önce zihin-beden probleminden kısaca bahsetmek gerek.

Zihin ve beden arasındaki ilişki yaklaşık 400 yıldır zihin felsefesinde çözüm bekleyen sorunlardan biri. Maddesel olduğumuz açık; atomlardan, moleküllerden, hücrelerden ve dokulardan meydana gelmiş varlıklarız. Ancak taştan ya da sudan oldukça farklıyız. İnançlarımız, düşüncelerimiz, aşklarımız ve korkularımız, düşünsel bir hayatımız var. Maddenin doğası hakkında son yüzyıllarda muazzam bir bilgiye sahip olduk, ancak bu bilgi zihinsel yaşamın doğasını anlamada (neredeyse) hiç yardımcı olmadı. Hala madde ve zihin arasında aşılamaz bir boşluk var.

Descartes bu sorunu net bir şekilde çözmüştü. Evrende iki ayrı töz var demişti: yer kaplayan, fiziksel töz ve ruhani, düşünen töz. Geçen yıllar boyunca bu düşünen töz ve fiziksel maddenin birbirlerini nasıl ve ne şekilde etkilediği sorusu cevapsız kalınca bugün dualizmi savunan pek kişi kalmadı. Materyalist anlayış güç kazandı. Yani (1) Bütün olarak, fiziksel yasalara uyan maddi varlıklarız. (2) (Zihinle ilgili kaçınılmaz sonuç) Zihinsel durumlarımız fiziksel ve kimyasal durumlarımızla özdeştir.

Bilimsel olarak geldiğimiz nokta çoğu kişiyi 1 ve 2′yi kabul etmeye itse de, pek de heyecanlandırmadığı kesin. Fiziksel maddeyle ilgili açıklamalarımız deneyim, düşünce ve biliş konularına uygulandığında eğreti duruyor. İnancın ne olduğunu, aşkı, mutluluğu ve bilinci düşünün. Sonra da sodyum-potasyum pompalarını, nörotransmitterleri, proteinleri ve nöron boyunca ilerleyen potansiyel farkını düşünün. Bu iki düzlem arasında öyle büyük bir fark var ki bu iki farklı açıklama biçiminin nasıl birleştirilebileceği gizemini koruyor, zihin ve madde arasındaki boşluğun dibi hala görünmüyor.

Çoğu kişinin iddiasına göre bu problem ve bunun çevresinde dönen tartışmalar artık bir yere gitmiyor; bırakın sonlanmayı, aydınlanma bile sağlamıyor. İşlevselcilik, özellikle Putnam’ın sunduğu şekliyle, zihinsel durumların bir hesabını vermenin yanında, bu polemiği de aşmanın bir yolunu sunmaktadır. Hilary Putnam “Philosophy and Our Mental Life” isimli makalesinin başında amacını şöyle anlatıyor:

“The question which troubles laymen and which has long troubled philosophers… is this: are we made of matter or soul-stuff? To put it as bluntly as possible, are we just material beings, or are we ’something more’?… This whole question rests on false assumptions. My purpose is not to dismiss the question, however, so much as to speak to the real concern which is behind the question.”

İşlevselciliğe göre herhangi bir zihinsel durum (Z) üç ilişki ile tanımlanır: 1) Z’ye neyin yol açtığı, 2) Z’nin başka zihinsel durumlara olan etkileri, 3) Z’nin davranışa olan etkileri.

Açıkçası işlevselcilik üzerine çalışırken hiç bir zihinsel durumun işlevselci bir tanımına rastlayamadım. Basite indirgeyerek bir zihinsel durumun hem materyalist, hem de işlevselci bir tanımını verip bu tanımların sağlam ve zayıf yanlarını ortaya dökmenin açıklayıcı olabileceğine inanıyorum. Basit bir zihinsel durum olan “acı”‘yı ele alalım.

Bir materyalist beyinle ilgili ciddi bir araştırmanın sonunda acıyı şöyle tanımlayabilir (atıyorum):

Acı, beynin T bölgesinde bulunan C fiberlerinin ateşlemesidir.

İyi, hoş, sorunsuz gibi gözükse de bu tanım hemen bazı büyük sorunlara yol açıyor. Bu önermeyi kabul edersek beyni olmayan, beyninin T bölgesi olmayan, ya da beyninin T bölgesinde C fiberleri olmayan bir varlığın acı hissedemeyeceğini de kabul etmemiz gerekir. Doğada C fiberleri olmayan canlılarla karşılaştığımızda ya acı hissetmediklerini söylemek, ya da bu tanımı genişletmek zorunda kalacağız. Gelecekte kimyasal yapısı bizden çok farklı bir dünya dışı varlıkla karşılaşırsak, vücuduna batırılan iğneye tepkisi ne olursa olsun, C fiberleri olmadığı için acı hissetmediğini söyleyebilir miyiz? “Burası büyük bir dünya, daha da büyük bir evren” – Hilary Putnam

Bir başka sorun da (bu sorunu işlevselciliğin de çözemediğini göreceğiz) böyle bir açıklamanın acı “hissiyatı” hakkında bizi asla aydınlatamayacak olmasıdır. En son bir yeriniz ağrıdığında duyumsadığınız hissi düşünün. Bu hissiyat ile “C fiberlerinin ateşlemesi” arasındaki fark kadar büyük bir fark olabilir mi?

Öte yanda bir işlevselci acıyı şöyle tanımlayacaktır (basite indirgenmiş haliyle):

Acı, vücut hasarının neden olma eğiliminde olduğu, vücutta yanlış bir şeyler olduğu inancına ve bu durumun sonlanması arzusuna yol açan, huzursuzluk veren ve daha kuvvetli arzuların eksikliğinde bağırmaya ve ani hareketlere sebep olan bir durumdur.

Gördüğünüz gibi işlevselci, fiziksel ya da kimyasal temel hakkında sessiz kalırken, acının organizma içinde oynadığı rol ya da işlev hakkında konuşmuştur. Bu duruma neyin yol açtığı ve durumun diğer zihinsel durumlara ve davranışa olan etkisi cinsinden tanımlamıştır.

Bu tanımın iki güzelliği var. Birincisi materyalist tanımdan çok daha geniş ve tanımın içinde geçen koşulları sağlayabilen her varlığın acı duyabilmesine izin veriyor. Bu tanıma göre dünyalılar ve uzaylılar, memeliler ve eklembacaklılar, insanlar ve makineler acı hissedebilir (tanımın içinde geçen vücut, arzu, inanç gibi şeylere sahip olmaları durumunda). “Bu hipotez, acının fiziksel-kimyasal bir durum olduğu hipotezinden çok daha açık olduğu gibi matematiksel ve ampirik çalışmalar için çok daha uygundur” -HP

İkinci güzellik ise işlevselciliğin zihinsel durumların fiziksel realizasyonları konusunda bir şey söylememesidir. Hepimiz biliyoruz ki bu evrende aynı işlevi gören sistemlerin birden fazla fiziksel realizasyonu olabilir. Örneğin hesaplama gibi bir eylem, bugüne kadar çok sayıda birbirinden farklı fiziksel yapısı olan makine ile gerçekleştirilmiştir (abaküs, mekanik hesaplayıcılar, bilgisayar). Özel olarak bilgisayar, geçmişten bugüne çok sayıda farklı fiziksel yapıda karşımıza çıkmıştır (vakum tüpleri, manyetik teypler, mikroçipler). İşlevselcilik bu gerçeği yakalıyor ve “maddeyi boşver, onun biçimine, organizasyonuna bak” diyor. “Our substance, what we are made of, places almost no first order restrictions on our form. And that what we are really interested in, as Aristotle saw, is form and not matter.” -HP

Güzelliklerinden bahsedip zayıflıklarına göz atmamak olmaz. İşlevselciliğin hemen göze çarpan üç adet zayıflığı vardır.

  1. Daha önce bahsettiğim gibi işlevselcilik bir zihinsel durumu üç ilişki ile tanımlar: Belirli bir zihinsel duruma neyin yol açma eğiliminde olduğu, bu durumun hangi diğer zihinsel durumlara ve davranışlara yol açma eğiliminde olduğu. Bu bağlamda işlevselcilik holistik bir kuramdır zira ilişkilerle ve bütünle ilgilidir. Bir zihinsel durum çok sayıda başka zihinsel durumla ve çok sayıda davranışla ilişki içindedir ve bu ilişkiler yumağı bazı karmaşık zihinsel durumların analizini imkansız kılar. Örneğin “inanç” dediğimiz zihinsel durum çok sayıda başka zihinsel duruma bağlıdır ve inancın işlevselci analizi uzar da uzar ve o kadar karmaşık bir hal alır ki sonu ya gelir, ya gelmez. İşlevselcilik, şu anki haliyle analizini verme iddiasında olduğu bazı zihinsel durumların analizini vermekten acizdir.
  2. Bu ve üçüncü zayıflık qualia kavramı ile ilgilidir. Qualia (tekili quale) deneyimimizin niteliksel özellikleridir: kırmızının “hissiyatı”, gülün kokusu gibi. Materyalizm gibi işlevselcilik de qualia konusunda bir açıklama getirememekte. Ned Block’un Çin Ulusu düşünce deneyi, bu sorunun bir türevini işlevselciliğe karşı bir argüman haline dönüştürmüştür.
  3. Bir önceki sorunla, yani qualia kavramıyla ilintili başka bir itiraz da şudur: Bir insan, belirli bir deneyim hakkında (sağlam bir örnek: aşk!) bütün fiziksel ve işlevsel gerçekleri bilebilir. Buna rağmen bu deneyim hakkında bilemeyeceği çok önemli bir gerçek olacaktır, o da o deneyime sahip olmanın nasıl bir şey olduğudur. Görme hakkında bugün, herşeyi olmasa da çok şey biliyoruz. Yine de bu bilgimiz bize “kırmızıyı görme”nin ne menem bir şey olduğu konusunda aydınlatmıyor; bırakın aydınlatmayı, deneyimin bu özelliğinin materyalist ve fizikalist bir anlayışla nasıl bağdaştırılabileceği hakkında en ufak bir fikrimiz bile yok. Yarasalar hakkında her şeyi bilebilirsiniz, beyinlerinin nasıl çalıştığını en ince ayrıntısına kadar çözebilirsiniz ama yine de “sesle yön tayini”nin (ekolokasyon) nasıl bir his olduğunu bilemezsiniz. Burada önemli olan ekolokasyonun sizin için nasıl bir his olacağı değil, yarasa için nasıl bir his olduğudur. Buradan çok önemli bir sonuç çıkıyor: deneyimin bazı özellikleri vardır ki ne fiziksel, ne de işlevsel bir açıklamayla aydınlatılamaz. (Bu iddianın çok sağlam bir savunması için Thomas Nagel - “What is it like to be a bat?” okunabilir. Zihin felsefesinin en ünlü metinlerinden biridir ve ilgilenene şiddetle tavsiye ederim.)

İşlevselciliğin bilgisayar bilimlerindeki yazılım kavramı ile ilişkisinden bahsedip noktalayayım. Her yazılım doğanın bir parçasıdır, ancak bir yazılımın doğada gerçekleşmesi birden farklı yolla olabilir (hesap makinelerini hatırlayın). Yazılımı tasarlayan insan genelde bu yazılımın fiziksel temeli hakkında fikir sahibi olmak zorunda değildir: çeşitli programlama dilleri öğrenerek karmaşık yazılımlar tasarlayabilirsiniz, yarı iletken fiziği bilmeniz şart değildir. Bu çerçevede yazılım, yüksek seviye bir kavramdır. İşlevselcilik, zihinsel durumlara böylesi bir yüksek seviye statü atfeder. İşlevselciliğe göre bir zihin bilimci, zihnin belirli bir fiziksel realizasyonu olan beyin ile kendini kısıtlamak zorunda değildir ve hatta kısıtlamamalıdır. Zihinsel durumların fiziksel temeli olan beyindeki maddenin örgüsünü, organizasyonunu ve içinde bulunduğu sistemde oynadığı rolü ortaya çıkartacak yüksek seviye kanunlar ve kuramlar peşinde olmalıdır.

İşlevselcilik işte böyle birşeydir. Emekleme döneminde olan, yine de çoğu zihin kuramcısının bazı gerçekleri yakaladığına inandığı ve temel olarak kullandığı bir kuramdır.

Çin Ulusu – Ned Block Salı, Aug 21 2007 

İşlevselciliğe karşı Ned Block‘un ortaya attığı düşünce deneyi, bir reductio ad absurdum. İsmi John Searle‘in Çin Odası düşünce deneyinden gelmektedir.

İşlevselcilik, zihinsel durumların içinde bulundukları sistemde gerçekleştirdikleri işlev cinsinden tanımlanması gerektiğini savunan bir kuramdır. “Tamam o zaman” diyor Block, “Çin’deki her insana bir telsiz verelim ve insanları bir nöronun verdiği tepkilere göre davranmaları konusunda eğitelim. Öyle ki, her insan belirli bir nöron görevi görsün, girdileri ve çıktıları elindeki telsiz aracılığı ile ilgili insana (nörona) iletsin. Tüm ulus büyük ölçekte bir beyin gibi davransın. O zaman işlevselciliğe göre bir zihin ortaya çıkacaktır. Çin’in bir bilinci, yönelimselliği, amaçları ve bir zihnin sahip olabileceği tüm özellikleri olacaktır. Fakat bu absürd. O halde işlevselcilik yanlıştır.”

An itibariyle şahsi fikrim Çin’deki insanları bir beyin gibi organize etmenin bu şekilde mümkün olamayacağıdır. Prensipte mümkün olabilir ancak Block’un önerdiğinden çok daha zor ve karmaşık yollar gerekecektir. Peki eğer bu başarılırsa? O zaman bilemiyorum. Yine de bize absürd gelen her şeyin doğada imkansız olduğuna inanmıyorum.

The God Delusion Salı, Aug 14 2007 

Richard Dawkins’in son kitabı (2006).

Dawkins’in sıkı bir ateist olduğu herkes tarafından biliniyor ve bu kitabı gördüğümde, açıkçası heyecanlandım. Dawkins ateist olmakla ve bunu savunmakla kalmamış, yaratılışçılara, dindarlara ve genel olarak dine karşı bir “cephe” açmış bir bilim insanı. Bu konuda konuşmalar yapıyor, televizyon programları hazırlıyor, kitaplar/yazılar yazıyor, din adamları ve yaratılışçılarla çeşitli ortamlarda tartışmalara girmekten çekinmiyor, hatta zaman zaman bu tartışmalara girmeye oldukça hevesli gibi gözüküyor. Bağıran ve hatta çağıran bir ateist olmasının yanında anti teizmin de bayrağını taşıyor. Türkiye’de yaşasa günleri sayılı olurdu eminim (Turan Dursun‘u hatırlayınız).

Dawkins’in bu hevesi haliyle bir takım eleştirilerin de oluşmasına yol açmış. Kendisini eleştirdiği kökten dinciler kadar dogmatist ve köktenci olmakla suçlayanlar var.

Atheism Tapes isimli BBC belgeselinde Jonathan Miller, Daniel Dennett‘e şu soruyu yöneltmişti: “Dinin bizim gibileri ezmek istediği enerji ile dini ezen bir kitap yazmayı düşünür müsünüz?” Dennett’in cevabı ise bence durup düşünmeyi gerektiriyor: “O kitabı yazmayı çok isterim. Ama insanı korkutan, arkasından ne geleceği.” Bildiğim kadarıyla Dennett o kitabı bu röportajdan sonra yazdı (Breaking the Spell), ancak yine de zamanında bu cevabı vermiş olması, dinin çoğunluktan aldığı güç ve “inanca saygı” kalkanı sayesinde düşünürleri ve entellektüelleri – her ne kadar bir ateist olarak seslerini yükseltseler de – anti teist olma konusunda frenleyebildiğini gösteriyor. Yaptıkları ve yazdıklarıyla (özellikle The Blind Watchmaker) kendini frenlemediğini bildiğimiz Dawkins’in, gaza bastığı kitap bu.

Açıkçası Tanrı’nın varlığına dair argümanların derin bir analizi olacağını düşünmüştüm. Bu açıdan beklediğimi bulamadım. Bunun iki sebebi olabilir diye düşünüyorum: Dawkins bu kitapla mümkün olduğu kadar çok kişiye ulaşmayı hedeflemiş ve bu argümanların analizi yer yer oldukça teknik bir hal alabiliyor. Okuyucularını sıkmamak istemiş olabilir. Bir diğer ihtimal de bu argümanları çok da fazla ciddiye almıyor olabilir. Kozmolojik, ontolojik ve teleolojik argümanlar elbette ki üzerinde konuşulması gereken argümanlar ancak uzun ve detaylı bir analize gerek yok diye düşünmüş olabilir. Bu argümanlara bir bölüm, yani yaklaşık 30 sayfa ayrılmış ve eğer niyetiniz bu konuda bilgi sahibi olmaksa çok da doyurucu bir içerik bulamayacaksınız.

Kitabın geri kalanı için aynı şey geçerli değil. Dinin kökleri, ahlakın kökleri, değişen ahlak anlayışı (Zeitgeist), dine karşı neden saldırgan olmak gerektiği ve din eğitiminin tartışıldığı bölümler var ve bu bölümler oldukça iyi. Şahsen zeitgeist kısmından çok keyif aldım. Dawkins’in bu konularda tecrübesi ve birikimi muazzam ve başka yerde zor karşılaşacağınız alıntıları, tartışmaları ve olayları bu kitapta bulabilirsiniz. Özellikle eski ve yeni ahitteki bazı bölümler ve kargo kültleri hakkındaki kısımlar beni epey şaşırttı. Benim için kitabın değeri de burada: uzak olduğum hıristiyan camiasında olup biten tonla şey öğrendim ve çoğu çok şaşırtıcıydı. Yakın geçmişteki gazetelerden, konuşmalardan ve kitaplardan çok sayıda alıntı var ve hemen hemen hepsi hedefi vuran cinsten.

Sonuçta insanı içine çeken ve okuması keyif veren bir kitap olmuş: Uzun, ama kesinlikle karmaşık ya da sıkıcı değil. Dindar bir insanı ikna edebileceğini sanmıyorum, ama kararsızları ikna etmede başarılı olabilir. Bir ateiste ise haz vereceği kesin.

Douglas Adams‘a adanmış olması da ayrıca güzel:

In Memoriam

Douglas Adams (1952-2001)

‘Isn’t it enough to see that a garden is beautiful without having to believe that there are fairies at the bottom of it too?’