Dünyada Ateizm Cuma, Jul 13 2007 

Herhangi bir toplumda kaç kişinin Tanrı’ya inanıp inanmadığını belirlemede metodolojik zorlukların olduğu aşikardır. İnsanlar anketlere katılmak için can atmazlar ve katılımın yüzde elliden az olduğu anketlerin genellenmesi sorunludur. Aynı şekilde, katılanların rasgele seçilmediği anketler de genellenemez.

 

Oranlara ulaşmadaki bir diğer sorun da politik ve kültürel ortamlardır. Katılanların kimliğinin gizliliği garanti edilse bile, inanma ya da inanmama özgürlüğünün totaliter bir rejim tarafından baskı altına alındığı toplumlarda, bireyler dürüst cevap vermekten çekinirler. Devlet baskısı olmayan “rahat” toplumlarda bile, “ateist” kelimesine yüklenen negatif anlamlar sonucunda, Tanrı’ya inanmadığını açıkça belirten bireyler bile kendilerine “ateist” etiketini yapıştırmakta pek de hevesli değillerdir. Örneğin bir araştırmaya göre (Greeley, 2003) Norveçlilerin %41′i, Fransızların %48′i ve Çeklerin %54′ü Tanrı’ya inanmadıklarını söylerken, bu insanların sırasıyla %10, %19 ve %20’si kendilerini “ateist” olarak tanımlamaktadır. Bir diğer problem de terminoloji ile ilgili. “Dindar” ya da “Tanrı” kelimeleri farklı toplumlarda farklı anlamlar alabilmekte, bu da toplumlar arası karşılaştırmaları güç kılmaktadır.

 

Bunları akılda tutarak bu konuda ulaşılan sonuçlara bakalım. Oranlar, en erken 90′ların başı, en geç ve çoğunlukla da 2004 yılında yapılan anket sonuçlarını göstermektedir. Sonuçların çoğu Inglehart ve arkadaşları tarafından 2004 yılında yapılan anketlerden gelmekte ve kendini “inanmayan, agnostik ya da ateist” olarak tanımlayan insanların toplam nüfusa oranlarını göstermektedir (agnostik olmak ve ateist olmak aynı şey değildir ancak agnostisizm “zorunlu olarak” negatif ateizmi barındırır. Bu önemli ayrım için şurdaki yazıya bakabilirsiniz).

 

 

Latin Amerika

 

Meksika: %2–7

Arjantin: %4–8

Uruguay: %12

Şili: %3

El Salvador, Guatemala, Bolivya, Brezilya, Kosta Rika, Kolombiya, Ekvador, Nikaragua, Panama, Peru, Paraguay, Venezuela: %0–2

 

Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, ABD

 

Avustralya: %25

Kanada: %28

Yeni Zelanda: %20–22

ABD: %6–9

 

Avrupa

 

Britanya: %31–44

Fransa: %43–54

İsveç: %46–85

Danimarka: %43–80

Norveç: %31–72

Finlandiya: %28–60

Hollanda: %39–44

Almanya: %41–49

İsviçre: %17–27

İspanya: %15–24

İtalya: %6–15

Belçika: %42–43

Arnavutluk: %8

Bulgaristan: %34–40

Çek Cum.: %54-61

Slovakya: %10–28

Hırvatistan: %7

Bosna: %6

Romanya: %4

İrlanda: %4–5

Portekiz: %4–9

Slovenya: %35–38

Macaristan: %32–46

Polonya: %3–6

İzlanda: %16

Yunanistan: %16

Kıbrıs: %4

Türkiye: %0–2

 

Rusya ve Doğu Bloğu Ülkeleri

 

Rusya: %24–48

Beyaz Rusya: %17

Ukrayna: %20

Letonya: %20–29

Litvanya: %13

Estonya: %49

Ermenistan: %14

Azerbeycan: %0–1

Gürcistan: %4

Kazakistan: %11–12

Kırgızistan: %7

Moldova: %6

Özbekistan: %4

Tacikistan: %2

Türkmenistan: %2

 

Asya

 

Çin*: %8–14

Hindistan: %3–6

Japonya: %64–65

Vietnam: %81

Tayvan: %24

Kuzey Kore*: %15

Güney Kore: %30–52

Moğolistan: %9

Kamboçya: %7

Singapur: %13

İran: %0–5

Endonezya, Bangladeş, Brunei, Tayland, Sri Lanka, Malezya, Nepal, Afganistan, Pakistan, Filipinler: %0–1

 

Afrika*—

 

Kongo: %2–3

Zimbabwe: %4

Mozambik: %5

Güney Afrika: %1

Diğer: %0–1

 

Orta Doğu

 

Lübnan: %3

İsrail: %15–37

Ürdün: %1–5

Mısır: %1–5

Irak, Suriye, Kuveyt, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen: %0–2

 

Karayipler

 

Küba: %7

Trinidad ve Tobago: %9

Jamaika: %3

Haiti: %0–1

Dominik Cum.: %7

* Çeşitli sebeplerden pek de güvenilir olmayan sonuçlar

 

 

—–Ateist nüfus oranında ilk 50—–

1. İsveç %46–85

2. Vietnam %81

3. Danimarka %43–80

4. Norveç %31–72

5. Japonya %64–65

6. Çek Cumhuriyeti %54–61

7. Finlandiya %28–60

8. Fransa %43–54

9. Güney Kore %30–52

10. Estonya %49

11. Almanya %41–49

12. Rusya %24–48

13. Macaristan %32–46

14. Hollanda %39–44

15. Britanya %31–44

16. Belçika %42–43

17. Bulgaristan %34–40

18. Slovenya %35–38

19. İsrail %15–37

20. Kanada %19–30

21. Letonya %20–29

22. Slovakya %10–28

23. İsviçre %17–27

24. Avusturya %18–26

25. Avustralya %24–25

26. Tayvan %24

27. İspanya %15–24

28. İzlanda %16–23

29. Yeni Zelanda %20–22

30. Ukrayna %20

31. Beyaz Rusya %17

32. Yunanistan %16

33. Kuzey Kore %15

34. İtalya %6–15

35. Ermenistan %14

36. Çin %8–14

37. Litvanya %13

38. Singapur %13

39. Uruguay %12

40. Kazakistan %11–12

41. Estonya %11

42. Moğolistan %9

43. Portekiz %4–9

44. ABD %3–9

45. Arnavutluk %8

46. Arjantin %4–8

47. Kırgızistan %7

48. Dominik Cum. %7

49. Küba %7

50. Hırvatistan %7

 

Dünyada ateist kişi sayısı (tahmini): 505–749 milyon

 

Bu sayı dünyadaki Mormonların 58 katı, Yahudilerin 41 katı, Sihlerin 35 katı ve Budistlerin 2 katıdır. Ateizmi bir inanç olarak düşündüğümüzde Hıristiyanlık (2 milyar), İslam (1,2 milyar) ve Hinduizm’den (900 milyon) sonra dünyada dördüncü sıradadır.

Yorumlar:

İnançsızlık konusunda uluslar arasındaki bu ciddi farklılıkların hesabı nasıl verilebilir? Özellikle Güney Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’da çok az ateist varken Avrupa’da bu sayının artmasının sebebi ne olabilir? Inglehart ve Norris’e (2004) göre, gıda, sağlık ve konut açısından “rahat” olan toplumlarda dindarlık azalmakta, insan hayatının daha az güvende olduğu toplumlarda ise dini inançlar güçlü kalmaktadır (İki istisna: Vietnam (%81 ateist) ve İrlanda (%4–5 ateist)).

 

Burada devlet baskısı ile gelen ateizmi (Rusya ve Kuzey Kore’de olduğu gibi) ve kendi kendine oluşan ateizmi (organik ateizm) ayırmak gerekiyor. Öyle görünüyor ki yüksek oranda organik ateizm olan toplumlar dünyadaki en sağlıklı, en zengin, en iyi eğitimli ve en özgür toplumlardır. 2004 yılında yayınlanan “İnsani Gelişim Raporu”na göre (okur-yazar oranı, kişi başına düşen gelir, eğitim seviyesi ve doğum anında tahmini yaşam süresi gibi kıstaslara göre hazırlanmış), en yüksek puanı alan ilk 5 ülke (Norveç, İsveç, Avustralya, Kanada ve Hollanda), organik ateizmin yüksek seviyede olduğu ülkelerdir.

 

Bir başka dikkat çeken husus da cinayet, bebek ölümleri ve cinsiyet eşitliği konularında iyi durumda olan toplumlar, yine organik ateizmin yüksek oranda görüldüğü toplumlardır. İntihar oranlarında ise bunun tersi bir durum söz konusudur.

Özetle, organik ateizm seviyesinin yüksek olduğu ülkeler toplumsal sağlık açısından ilerde olup, ateist sayısının yok denecek kadar az olduğu ülkeler bu açıdan geridedir. Tabii ki burada ateizmin toplumsal rahatlık ve sağlığa neden olduğu iddia edilemez. Vurgulamak istediğim ateizm ve toplumsal sağlık arasında bir korelasyon (ilgileşim??) olduğudur.

Bu veriler aynı zamanda tanrı inancının doğuştan geldiği, zihnimizin yapısının bir sonucu olduğu tezine de ağır bir darbe vurmaktadır.

Kaynak:

Phil Zuckerman, Atheism: Contemporary Numbers and Patterns (2007)

One God Further Cuma, Jul 13 2007 

 

We are all atheists about most of the gods that societies have ever believed in (like ancient greek gods). Some of us just go one god further.

Richard Dawkins

 

Deizm Cuma, Jul 13 2007 

17. yüzyılın başında ve 18. yüzyılın sonunda İngiltere ve Fransa’da “doğal din” fikrine gönderme yapan terim, inanç.

 

Tanrı inancını doğal gözlemlere (özellikle de teleolojik argümana) dayandıran, kitap, peygamber, dogma ve doğaüstü etkiyi reddeden inanç. Dua ve niyaz da aynı sebeplerle reddedilir. Tanrı dünyayı ve evreni yaratmıştır, ancak sonrasıyla ilgilenmemektedir.

 

Diderot‘a göre bir deist, ateist olacak kadar uzun yaşamamış kişidir.

Anti Teizm Cuma, Jul 13 2007 

Dine, ve özellikle organize dine karşı olma durumu olup bazı ateistlerin savundukları pozisyondur. Mutlaka kuvvetli bir tanrı inancına sahip olup da dinlerin zararlı olduğuna inanan insanlar da vardır, ancak sayılarının oldukça az olduğuna inanıyorum. Anti teistler  dinlerin yarardan çok zarar getirdiğini iddia ederler.

Aklıma ilk gelen isimler Daniel Dennett, Richard Dawkins, Colin Mcginn ve Steven Weinberg.

Ateizm nedir?? Cuma, Jul 13 2007 

Ateizm iki anlama gelir bunlardan birine pozitif ateizm, diğerine negatif ateizm denilebilir. Bu anlam karmaşasının nerden kaynaklandığını anlamak için “ateizm” kelimesinin sözlük anlamına ve etimolojisine bakmak gerekir.

Sözlükte ateizme baktığımızda (çoğu zaman) “tanrının var olmadığına inanma” şeklinde tanımlandığını görürüz. Yunanca köklerine baktığımızda ise “a”, yani “değil, -sız” ve “theos” yani tanrı köklerinden oluştuğunu görürüz. Buna göre ateizm, “tanrının varlığına dair bir inanca sahip olmama” durumudur.

 

Ateizmin pozitif ve negatif olarak ikiye ayrılmasının sebebi budur ve gerekli bir ayrımdır. “x’in var olmadığına dair bir inanca sahip olma” ve “x’in var olduğuna dair bir inanca sahip olmama” oldukça farklı iki durumdur. “Tanrı vardır” önermesine p diyelim. Sözlük anlamına göre bir ateist p’yi reddeden, p’nin doğruluk değerinin “yanlış” olduğuna inanan kişidir (pozitif ateizm). Yunanca köklerine göre ise bir ateist p’ye inanmayan, inanmak için yeterli sebep olduğunu düşünmeyen ya da p inancından yoksun olan kişidir (negatif ateizm). Bir tarafın belirleyici özelliği var olan bir inanç (tanrı yoktur), diğer tarafın belirleyici özelliği ise bir inancın eksikliğidir.

 

Toparlayalım. Pozitif ateizm “tanrının var olmadığına dair bir inanca sahip olma“, negatif ateizm ise “tanrının var olduğuna dair bir inanca sahip olmama” şeklinde tanımlanır.

 

Bir pozitif ateist aynı zamanda negatif ateist olmak zorundadır (p’nin doğruluk değerinin yanlış olduğuna inanan kişi zorunlu olarak p’ye inanmamaktadır, aksi halde oldukça garip bir durum ortaya çıkar), ancak bunun tersi zorunlu değildir. Bir agnostik de zorunlu olarak negatif ateisttir çünkü tanrının var olduğuna dair bir inanca sahip değildir; ya p’ye inanmak için yeterli sebep olmadığını ya da p’ye inanmak ya da inanmamak için var olan sebeplerin birbirini götürdüğünü düşünmektedir. Bu bağlamda agnostisizm pozitif ateizme karşıt bir görüştür, ancak negatif ateizmi içinde barındırır.

 

Doğal olarak akla gelen soru şudur: tarih boyunca bu kadar çeşitli dinler ve tanrılar varsa, bir ateistin inanmadığı tanrılar hangileridir? Burada yine bir ayrıma gitmek zorundayız. “Dar” anlamıyla bir ateistin inanmadığı, reddettiği tanrı teizmin var olduğunu iddia ettiği tanrıdır. “Geniş” anlamıyla kullanıldığında ateizm tarih boyunca ortaya çıkmış tüm tanrılara inanmamaktır.

Teizmin tanrısı için şuraya, bütün tanrıları içine alan ve geniş anlamıyla ateizmin reddettiği tanrı için de şuraya bakınız.

 

Anlam karmaşaları ve kafa karışıklıkları ile bezenmiş bir tartışma yaşamamak için “ateistim” diyen insana sorulması gereken (ya da ateist olduğuna inanan insanın düşünmesi gereken) iki soru vardır:

  1. Pozitif ateizm mi yoksa negatif ateizm mi?
  2. Geniş anlamıyla ateizm mi yoksa dar anlamıyla ateizm mi?

 

Ek 1: Allah’ın var olmadığına inanıyorsanız dar anlamıyla pozitif ateistsinizdir. Bu durumun savunulması için yapılması gereken iki iş vardır: 1) Teistik tanrıya (bu durumda Allah) inanmak için öne sürülen sebeplerin temelsiz olduğu gösterilmelidir. 2) Teistik tanrıya inanmamak için sebepler öne sürülmeli ve savunulmalıdır.

 

Ek 2: Anti Teizm

 

Kaynaklar:

 

Routledge Encyclopedia of Philosophy, 1998

Oxford Dictionary of Philosophy, 1996

The Cambridge Companion to Atheism, 2007

Tanrı Cuma, Jul 13 2007 

“Tanrı” kavramı, insanlık tarihi boyunca değişmiş ve gelişmiş bir kavram. Her çağın ve her kültürün tanrısı birbirinden farklı olabiliyor. Bugün genel olarak anladığımız anlamıyla Tanrı’yı (yani tek tanrılı dinlerin – monoteizmin – tanrısı) daha önce tanımlamaya çalıştım (burada). Şimdi daha geniş bir tanım yapmaya çalışalım.

Bu tanım Beardsley’lerden geliyor ve bence hiç fena değil. Diyorlar ki:

Bir varlığın tanrı olabilmesi için dört koşulu sağlaması gerekir:

  1. Doğaüstü güçleri olmalıdır.
  2. Durağan nesnelerin, organizmaların ve insanların tabi olduğu doğal sınırlamaların ötesinde olmalıdır. Bu kategorilerden birine dahil olamaz.
  3. Bir şekilde zihinsel hayatı, aktivitesi olmalıdır (düşünebilmeli, arzu edebilmeli, niyet edebilmeli vs.).
  4. İnsanlardan üstün olmalıdır.

Bu tanım monoteizmin tanrısını (Allah, Yehova) kapsadığı gibi Zeus, Odin ve Ishtar gibi tanrıları da içine alıyor.

Teizm Cuma, Jul 13 2007 

Çok fazla çay içme sonucu oluşan bir hastalık. Gerçekten.

Bir diğer anlamı da Tanrı’ya inanma durumu. Tek tanrılı dinlerin – yani monoteizmin – kalbinde yer alan, temeli olan inanç.

Teizme inanan birisi deist, panteist ya da politeist olamaz, çünkü bu pozisyonlardan herhangi birini savunan insanın inandığı tanrı, bir teistin inandığı tanrıdan oldukça farklıdır; inandıkları tanrının doğası sonucu ayrılırlar.

Bir teistin (yani bir müslümanın, yahudinin ya da hıristiyanın) inandığı Tanrı insanlara vahiy aracılığı ile bilgisini bahşetmiştir, dünyaya ve insanlara karşı ilgili ve aktif bir rol üstlenen kişisel bir Tanrı’dır. Her şeye gücü yeter (omnipotent), her şeyi bilir (omniscient) ve olunabilecek en son derecede iyi kalplidir (omnibenevolent) .

Spirit Perşembe, Jul 12 2007 

Spirit

Allen Wheelis

Excerpt from On Not Knowing How to Live, 1975

We come into being as a slight thickening at the end of a long thread. Cells proliferate, become an excrescence, assume the shape of a man. The end of the thread now lies buried within, shielded, inviolate. Our task is to bear it forward, pass it on. We flourish for a moment, achieve a bit of singing and dancing, a few memories we would carve in stone, then we wither, twist out of shape. The end of the thread lies now in our children, extends back through us, unbroken, unfathomably into the past. Numberless thickenings have appeared on it, have flourished and have fallen away as we now fall away. Nothing remains but the germ-line. What changes to produce new structures as life evolves is not the momentary excrescence but the hereditary arrangements within the thread.

We are carriers of spirit. We know not how nor why nor where. On our shoulders, in our eyes, in anguished hands through unclear realm, into a future unknown, unknowable, and in continual creation, we bear its full weight. Depends it on us utterly, yet we know it not. We inch it forward with each beat of heart, give to it the work of hand, of mind. We falter, pass it on to our children, lay out our bones, fall away, are lost, forgotten. Spirit passes on, enlarged, enriched, more strange, complex.

We are being used. Should not we know in whose service? To whom, to what, give we unwitting loyalty? What is this quest? Beyond that which we have what could we want? What is spirit?

A river or a rock, writes Jacques Monod, “we know, or believe, to have been molded by the free play of physical forces to which we cannot attribute any design, any ‘project’ or purpose. Not, that is, if we accept the basic premise of the scientific method, to wit, that nature is objective and not projective.”

That basic premise carries a powerful appeal. For we remember a time, no more than a few generations ago, when the opposite seemed manifest, when the rock wanted to fall, the river to sing or to rage. Willful spirits roved the universe, used nature with whim. And we know what gains in understanding and in control have come to us from the adoption of a point of view which holds that natural objects and events are without goal or intention. The rock doesn’t want anything, the volcano pursues no purpose, river quests not the sea, wind seeks no destination.

But there is another view. The animism of the primitive is not the only alternative to scientific objectivity. This objectivity may be valid for the time spans in which we are accustomed to reckon, yet untrue for spans of enormously greater duration. The proposition that light travels in a straight line, unaffected by adjacent masses, serves us well in surveying our farm, yet makes for error in the mapping of distant galaxies. Likewise, the proposition that nature, what is just “out there,” is without purpose, serves us well as we deal with nature in days or years or lifetimes, yet may mislead us on the plains of eternity.

Spirit rises, matter falls. Spirit reaches like a flame, a leap of dancer. Out of the void it creates form like a god, is god. Spirit was from the start, though even that beginning may have been an ending of some earlier start. If we look back far enough we arrive at a primal mist wherein spirit is but a restlessness of atoms, a trembling of something there that will not stay in stillness and in cold.

Matter would have the universe a uniform dispersion, motionless, complete. Spirit would have an earth, a heaven and a hell, whirl and conflict, an incandescent sun to drive away the dark, to illumine good and evil, would have though, memory, desire, would build a stairway of forms increasing in complexity, inclusiveness, to a heaven ever receding above, changing always in configuration, becoming when reached but the way to more distant heavens, the last… but there is no last, for spirit tends upward without end, wanders, spirals, dips, but tends ever upward, ruthlessly using lower forms to create higher forms, moving toward ever greater inwardness, consciousness, spontaneity, to an ever greater freedom.

Particles become animate. Spirit leaps aside from matter which tugs forever to pull it down, to make it still. Minute creatures writhe in warm oceans. Ever more complex become the tiny forms which bear for a moment a questing spirit. They come together, touch; spirit is beginning to create love. They touch, something passes. They die, die, die, endlessly. Who shall know the spawnings in the rivers of our past? Who shall count the waltzing grunion on the shores of ancient seas? Who shall hear the unheard poundings of that surf? Who will mourn the rabbits of the plains, the furry tides of lemmings? They die, die, die, but have touched, and something passes. Spirit leaps away, creates new bodies, endlessly, ever more complex vessels to bear spirit forward, pass it on enlarged to those who follow.

Virus becomes bacteria, becomes algae, becomes fern. Thrust of spirit cracks stone, drives up the Douglas fir. Amoeba reaches out soft blunt arms in ceaseless motion to find the world, to know it better, to bring it in, growing larger, questing further, ever more capacious of spirit. Anemone becomes squid, becomes fish; wiggling becomes swimming, becomes crawling; fish becomes slug, becomes lizard; crawling becomes walking, becomes running, becomes flying. Living things reach out to each other, spirit leaps between. Tropism becomes scent, becomes fascination, becomes lust, becomes love. Lizard to fox to monkey to man, in a look, in a world, we come together, touch, die, serve spirit without knowing, carry it forward, pass it on. Ever more winged this spirit, ever greater its leaps. We love someone far away, someone who dies long ago.

“Man is the vessel of the Spirit,” writes Erich Heller; “… Spirit is the voyager who, passing through the land of man, bids the human soul to follow it to the Spirit’s purely spiritual destination.”

Viewed closely, the path of spirit is seen to meander, is a glisten of snail’s way in night forest; but from a height minor turnings merge into steadiness of course. Man has reached a ledge from which to look back. For thousands of years the view is clear, and beyond, though a haze, for thousands more, we still see quite a bit. The horizon is millions of years behind us. Beyond the vagrant turnings of our last march stretches a shining path across that vast expanse running straight. Man did not begin it nor will he end it, but makes it now, finds the passes, cuts the channels. Whose way is it we so further? Not man’s; for there’s our first footprint. Not life’s; for there’s still the path when life was not yet.

Spirit is the traveller, passes now through the realm of man. We did not create spirit, do not possess it, cannot define it, are but the bearers. We take it up from unmourned and forgotten forms, carry it through our span, will pass it on, enlarged or diminished, to those who follow. Spirit is the voyager, man is the vessel.

Spirit creates and spirit destroys. Creation without destruction is not possible; destruction without creation feeds on past creation, reduces form to matter, tends toward stillness. Spirit creates more than it destroys (though not in every season, nor even every age, hence those meanderings, those turnings back, wherein the longing of matter for stillness triumphs in destruction) and this preponderance of creation makes for that overall steadiness of course.

From primal mist of matter to spiralled galaxies and clockwork solar systems, from molten rock to an earth of air and land and water, from heaviness to lightness to life, sensation to perception, memory to consciousness – man now holds a mirror, spirit sees itself. Within the river currents turn back, eddies whirl. The river itself falters, disappears, emerges, moves on. The general course is the growth of form, increasing awareness, matter to mind to consciousness. The harmony of man and nature is to be found in continuing this journey along its ancient course toward greater freedom and awareness.

Reflections

by Douglas Hofstadter

In these poetic passages, psychiatrist Allen Wheelis portrays the eerie, disorienting view that modern science has given us of our place in the scheme of things. Many scientists, not to mention humanists, find this a very difficult view to swallow and look for some kind of spiritual essence, perhaps intangible, that would distinguish living beings, particularly humans, from the inanimate rest of the universe. How does anima come from atoms?

Wheelis’s concept of “spirit” is not that sort of essence. It is a way of describing the seemingly purposeful path of evolution as if there were one guiding force behind it. If there is, it is that which Richard Dawkins in the powerful selection that follows so clearly states: survival of stable replicators. In his preface Dawkins candidly writes: “We are survival machines – robot vehicles blindly programmed to preserve the selfish molecules known to us as genes. This is a truth which still fills me with astonishment. Though I have known it for years, I never seem to get fully used to it. One of my hopes is that I may have some success in astonishing others.”