Faydalı bir eser.
Ursula K. Leguin’in artık bir bilimkurgu klasiği haline gelmiş eserini yeni okudum. Türkçeye “Mülksüzler” olarak yıllar önce çevirilmiş.
Bilimkurgu (BK) klasiği olarak geçse de çoğu kişinin BK’dan beklediğinden kat kat fazlasını içeriyor. Olay özetleyeyim: Urras adlı bir gezegende (bildiğimiz anlamda) insan kültürüne çok yakın bir ortam var. Sisteme isyan eden bir grup insan (20 milyon kadar), gezegeni terkedip Urras’ın ayına yani Anarres’e yerleşiyorlar. Burda Odo isimli bir düşünürün öğretileri çerçevesinde yeni bir toplum kuruyorlar: temeli mülke ve güce değil birliğe, dayanışmaya dayanan anarşist bir toplum. Urras ve Anarres arasında kolonizasyondan sonra ilişkiler tamamen kesiliyor. Sadece çok sınırlı ticaret ilişkileri sürdürülüyor. Hikayenin başında Shevek isimli parlak fizikçimiz, kolonizasyondan sonra iki kültür arasındaki ilk teması sağlayarak Anarres’den kalkıp Urras’ta bir üniversiteye ziyarette bulunuyor. Bundan sonra hem Shevek’in doğumundan başlayarak Anarres’deki hayatını, hem de Urras’a ayak bastıktan sonra yaşadıklarını öğreniyoruz. İki dünyada da değişimin temellerini atmasına şahit oluyoruz.
Anarres’te geçen kısımlarda anarşizmi, mülksüzlüğü, dayanışmayı ve çok farklı bir toplum düzeninde aynı şekilde oldukça farklılaşan kadın-erkek ilişkilerini görüyoruz. Urras’ta Shevek’in yaşadıklarından ise güç ilişkilerini, kapitalizmi, sınıf ayrımını, bu düzenin kadınları nasıl bir duruma sokabileceğini ve bilimin nasıl amaç değil araç olabileceğini görüyoruz. Bunları görürken de insan doğasına, kadın-erkek ilişkilerine dair ilginç fikirlerle karşı karşıya kalıyoruz.
Kitap hakkında çok farklı yorumlar okudum, birkaç farklı okuması yapılabilir sanırım. Ben hep Urras’ı Dünya’nın gelebileceği bir noktayı tasvir ettiğini (distopya olduğunu) düşünmüştüm. Fakat daha sonra Dünya gezegeninin de adı geçiyor ve “İnsanlık” yakın çevredeki 3 uygarlıktan birisi olarak bahsediliyor. Hikaye boyunca “insanlar” hep arka planda ve bu bende bir merak uyandırdı haliyle: “Acaba bizim uygarlığımız bu resimde nerede?” diye düşünmüştüm. Urras haline gelen Dünya fikri bile yeterince kötüyken hikayenin sonunda Dünya’mızın ve insanlığın durumunu öğreniyoruz. Sonuç Urras’tan bile kötü.
Vurgulanan başka bir şey ise Urras’ın cennet gibi bir gezegen, Anarres’in ise çoğunlukla çöl olması. Anarres’te hayvan yok, ve sadece bir-iki tür bitki yetişiyor. Hayat zor. Urras’ta varlık içinde yokluk çeken sınıflar varken Anarres toplumu birlik içinde “yok”u “var”a çevirmeye çabalıyor.
Beğendiğim bir bölümü yazıyorum. Shevek oldukça sakin bir arkadaşımız olmasına rağmen bir partide ilk kez sarhoş oluyor (evet, Anarres’te alkol alınmıyor) ve kendi değerlerini küçük düşürücü bazı tepkiler aldıktan sonra gelen “Yahu bize Anarres’i anlat, sahiden o kadar müthiş mi?” sorusu karşısında patlamadan edemiyor:
“I don’t know. No. It is not wonderful. It is an ugly world. Not like this one. Anarres is all dusty and dry hills. All meager, all dry. And the people aren’t beautiful. They have big hands and feet, like me and the waiter there. But not big bellies. They get very dirty, and take baths together, nobody here does that. The towns are very small and dull, they are dreary. No palaces. Life is dull, and hard work. You can’t always have what you want, or even what you need, because there isn’t enough. You Urrasti have enough. Enough air, enough rain, grass, oceans, food, music, buildings, factories, machines, books, clothes, history. You are rich, you own. We are poor, we lack. You have, we do not have. Everything is beautiful here. Only not the faces. On Anarres nothing is beautiful, nothing but the faces. The other faces, the men and women. We have nothing but that, nothing but each other. Here you see the jewels, there you see the eyes. And in the eyes you see the splendor, the splendor of the human spirit. Because our men and women are free – possessing nothing, they are free. And you the possessors are possessed. You are all in jail. Each alone, solitary, with a heap of what he owns. You live in prison, die in prison. It is all I can see in your eyes – the wall, the wall!”