Uyku Pazar, Dec 31 2006 

Uyku bir davranıştır. Bu gerçeği genelde gözardı ederiz çünkü davranışların bilinçli yaptığımız, hareket içeren eylemler olduğunu düşünme eğilimindeyizdir. Uyku esnasında hem bilinçli değilizdir, hem de çok az hareket ederiz. Ancak uyuyan canlılar olarak sahip olduğumuz bir dürtü sonucu rahat, sessiz bir yer ararız, ve bulduğumuzda yatıp, saatler sonra kalkarız. Şiddetli acıdan kaçınma ve nefes alma dürtülerini gözardı edersek, deneyimlediğimiz en kuvvetli dürtü uykudur denilebilir. Yemek yeme ve su içme dürtülerine karşı koyabiliriz, ancak uyuma dürtüsüne karşı koyamayız; ne kadar çabalarsanız çabalayın, uyku gelecektir, er ya da geç.

Kimler uyur? Bütün omurgalılar uyur. Yani sürüngenler, balıklar, amfibyumlar, kuşlar ve memeliler. Balıkların ve amfibyumların uykuları bildiğimiz anlamda uykudan çok bir devinimsizlik durumudur. Sadece sıcakkanlı omurgalılar (kuşlar ve memeliler) karakteristik REM uykusu ve bununla ilgili durumları yaşarlar.

Indus yunusu (Platanista indi) çamurlu sularda yaşar ve görmeye pek de ihtiyacı olmadığı için kör olmuştur (sahip olduğu bir sonar sistemiyle “görür”). Bu türün mensupları sürekli hareket etmek zorundadır, çünkü hareketsiz olmak bulundukları ortamda oldukça tehlikelidir. Indus yunusları günde ortalama 7 saat uyumaktadır: 4-60 saniyelik kestirmeler şeklinde!

Domuzbalığı ve bir başka yunus türü oldukça ilginç bir şekilde uyurlar. Beynin sağ ve sol lobları sıra ile uyur. Bir lob uyurken diğeri uyanıktır, aynı zamanda uyanık olan lobun ters tarafındaki göz de açıktır.

Insomnia Pazar, Dec 31 2006 

tanımlaması oldukça zor olan uyku bozukluğu.öncelikle her insanın ortak bir uyku ihtiyacı olmaması durumu var. bazı insanların ihtiyacı günde 5 saat uyku iken bazılarının günde 10 saat. bu yüzden insomnianın kişinin uyku ihtiyacına göre tanımlanması gerekiyor.

ikinci olarak insomnianın bir sonuç değil bir belirti olduğu gerçeği var. insanlar bu durumu bir sonuç olarak görüp, asıl üstüne gidilmesi gereken fiziksel ve zihinsel problemler yerine doğrudan bu sorunu çözmek adına ilaç almaya başlayınca ironik bir durum ortaya çıkıyor. uykusuzluğu çözmek için alınan uyku ilaçları uykusuzluğa yol açıyor. ilaca tolerans geliştiren kişi daha yüksek dozlara ihtiyaç duyuyor ve ilacı bıraktığında withdrawal durumları yaşıyor. durumunun iyileşmediğini düşünüp ilaca geri dönüyor ve bu bir döngü haline geliyor. bugün insomnianın en büyük sebebinin uyku ilaçları olduğu düşünülüyor.

insomnia doktorların doğrudan klinik kanıt olmaksızın tedavi etmeye kalktıkları ender tıbbi sorunlardan biri. uyku ilacı yazılan hastaların çoğu reçetelerini kendi tarif ettikleri semptomlar sonucu alıyorlar. bu tariflerin güvenilirliği de şüpheli. 1979′da yapılan bir araştırma gösteriyor ki insomnia hastalarının çoğu 30 dakika içinde uykuya dalıp en az 6 saat uyuyorlar. ilaç kullanarak uykuya dalma zamanında 15 dakika kadar bir azalma sağlanıyor ve uyku süresi 30 dakika civarında artıyor. ilaçların yan etkileri göz önünde bulundurulduğunda bu sürelere gerçekten değer mi düşünmek gerekiyor. tabii ki düşünülmesi gereken bir husus da insomniac olduğunu iddia eden insanların kaçının gerçekten insomniac olduğu. popüler kültüre baktığımızda bu hastalığın adeta bir moda, bir etiket haline geldiğini görebiliriz. insomniac olmak bir uyku bozukluğuna sahip olmaktan öte artık bir duruşun, bir yaşam tarzının göstergesi olmuş durumda.

uyku ilacı kullanırken uykunun asıl amacının ne olduğunu da düşünmek gerekiyor. asıl derdimiz uykunun sağladığı fiziksel ve zihinsel yenilemeyi sağlamak olmalı. artık biliyoruz ki uykunun tek faydası bu da değil; öğrenme ve hafıza oluşumunda da oldukça önemli bir rolü var, özellikle rem uykusunun. o halde ilaç kullanırken bizi ilgilendiren bu eylemlerin gerçekleşmesi olmalı. hop diye uykuya daldıran, 8 saat mışıl mışıl uyutan bir ilaç eğer bu eylemlerin gerçekleşmesini engelliyor, sabah yataktan yorgun kaldırıyorsa, pek de fayda sağladığını iddia edemeyiz.

The Dispossessed Pazartesi, Dec 4 2006 

Faydalı bir eser.

Ursula K. Leguin’in artık bir bilimkurgu klasiği haline gelmiş eserini yeni okudum. Türkçeye “Mülksüzler” olarak yıllar önce çevirilmiş.

Bilimkurgu (BK) klasiği olarak geçse de çoğu kişinin BK’dan beklediğinden kat kat fazlasını içeriyor. Olay özetleyeyim: Urras adlı bir gezegende (bildiğimiz anlamda) insan kültürüne çok yakın bir ortam var. Sisteme isyan eden bir grup insan (20 milyon kadar), gezegeni terkedip Urras’ın ayına yani Anarres’e yerleşiyorlar. Burda Odo isimli bir düşünürün öğretileri çerçevesinde yeni bir toplum kuruyorlar: temeli mülke ve güce değil birliğe, dayanışmaya dayanan anarşist bir toplum. Urras ve Anarres arasında kolonizasyondan sonra ilişkiler tamamen kesiliyor. Sadece çok sınırlı ticaret ilişkileri sürdürülüyor. Hikayenin başında Shevek isimli parlak fizikçimiz, kolonizasyondan sonra iki kültür arasındaki ilk teması sağlayarak Anarres’den kalkıp Urras’ta bir üniversiteye ziyarette bulunuyor. Bundan sonra hem Shevek’in doğumundan başlayarak Anarres’deki hayatını, hem de Urras’a ayak bastıktan sonra yaşadıklarını öğreniyoruz. İki dünyada da değişimin temellerini atmasına şahit oluyoruz.

Anarres’te geçen kısımlarda anarşizmi, mülksüzlüğü, dayanışmayı ve çok farklı bir toplum düzeninde aynı şekilde oldukça farklılaşan kadın-erkek ilişkilerini görüyoruz. Urras’ta Shevek’in yaşadıklarından ise güç ilişkilerini, kapitalizmi, sınıf ayrımını, bu düzenin kadınları nasıl bir duruma sokabileceğini ve bilimin nasıl amaç değil araç olabileceğini görüyoruz. Bunları görürken de insan doğasına, kadın-erkek ilişkilerine dair ilginç fikirlerle karşı karşıya kalıyoruz.

Kitap hakkında çok farklı yorumlar okudum, birkaç farklı okuması yapılabilir sanırım. Ben hep Urras’ı Dünya’nın gelebileceği bir noktayı tasvir ettiğini (distopya olduğunu) düşünmüştüm. Fakat daha sonra Dünya gezegeninin de adı geçiyor ve “İnsanlık” yakın çevredeki 3 uygarlıktan birisi olarak bahsediliyor. Hikaye boyunca “insanlar” hep arka planda ve bu bende bir merak uyandırdı haliyle: “Acaba bizim uygarlığımız bu resimde nerede?” diye düşünmüştüm. Urras haline gelen Dünya fikri bile yeterince kötüyken hikayenin sonunda Dünya’mızın ve insanlığın durumunu öğreniyoruz. Sonuç Urras’tan bile kötü.

Vurgulanan başka bir şey ise Urras’ın cennet gibi bir gezegen, Anarres’in ise çoğunlukla çöl olması. Anarres’te hayvan yok, ve sadece bir-iki tür bitki yetişiyor. Hayat zor. Urras’ta varlık içinde yokluk çeken sınıflar varken Anarres toplumu birlik içinde “yok”u “var”a çevirmeye çabalıyor.

Beğendiğim bir bölümü yazıyorum. Shevek oldukça sakin bir arkadaşımız olmasına rağmen bir partide ilk kez sarhoş oluyor (evet, Anarres’te alkol alınmıyor) ve kendi değerlerini küçük düşürücü bazı tepkiler aldıktan sonra gelen “Yahu bize Anarres’i anlat, sahiden o kadar müthiş mi?” sorusu karşısında patlamadan edemiyor:

“I don’t know. No. It is not wonderful. It is an ugly world. Not like this one. Anarres is all dusty and dry hills. All meager, all dry. And the people aren’t beautiful. They have big hands and feet, like me and the waiter there. But not big bellies. They get very dirty, and take baths together, nobody here does that. The towns are very small and dull, they are dreary. No palaces. Life is dull, and hard work. You can’t always have what you want, or even what you need, because there isn’t enough. You Urrasti have enough. Enough air, enough rain, grass, oceans, food, music, buildings, factories, machines, books, clothes, history. You are rich, you own. We are poor, we lack. You have, we do not have. Everything is beautiful here. Only not the faces. On Anarres nothing is beautiful, nothing but the faces. The other faces, the men and women. We have nothing but that, nothing but each other. Here you see the jewels, there you see the eyes. And in the eyes you see the splendor, the splendor of the human spirit. Because our men and women are free – possessing nothing, they are free. And you the possessors are possessed. You are all in jail. Each alone, solitary, with a heap of what he owns. You live in prison, die in prison. It is all I can see in your eyes – the wall, the wall!”

Amadeus Pazar, Dec 3 2006 

Mozart’ın hayatını anlatan bu müthiş filmi daha önce birkaç kez izledim. Bu günlerde filmde en beğendiğim ve zamanında tekrar tekrar izlediğim sahneleri YouTube’de buldum. Yine tekrar tekrar izliyorum. :) Paylaşayım dedim.

Bu sahnede Antonio Salieri’nin Mozart’ın müziği ile ilk karşılaşmasını görüyoruz. Antonio Salieri (1750-1825) italyan asıllıdır ve Mozart’ın yaşadığı dönemde Avusturya’nın saray bestecisidir. Büyük bir müzisyen, aynı zamanda Mozart’ın çağdaşı ve rakibidir. Salieri her ne kadar Mozart’a karşı habis hisler beslese de o zamanda onu ve dehasını takdir eden yegane kişi olmasını çok dramatik buluyorum:

Aşağıda da Mozart’ın son saatlerini ve Requiem’i bitirebilmesi için Salieri’nin ona yardım edişini görüyoruz. Bestelenen kısım ise tabii ki “Confutatis”! Partilerin teker teker yazılışına şahit oluyoruz ve sonlarına doğru eserin bitmiş halini dinliyoruz. Biraz uzunca (7 dakika) ama ekranda gördüğüm ve en çok etkilendiğim sahnelerden biri:

confutatis maledictis
flammis acribus addictis,
voca me cum benedictis.
oro supplex et acclinis,
cor contritum quasi cinis,
gere curam mei finis.

Tetris – piyano Pazar, Dec 3 2006 

Tetris teması. Aslında eski bir rus folk şarkısı tabii (Korobeiniki). Youtube ortamında insanlar bu parçayı piyanoda çalma konusunda tatlı bir rekabete girmiş durumda, sebebini çözemedim. Bu en iyi denemelerden biri (asıl tema 1:30 civarında başlıyor):

Çalan adama tebrikler!