Aristoteles ve Kant’ın şöhreti Perşembe, Nov 13 2008 

Aristoteles ve Immanuel Kant’ın neden bu kadar ünlü olduğuyla ilgili kısa bir (ingilizce) alıntı:

Aristoteles:

Magee: Perhaps the best way to start is by your quickly drawing a sketch-map for us of the ground covered by Aristotle’s output as a whole.

Nussbaum: We have here a philosophical achievement of tremendous range and complexity. We have fundamental work in logic and all the sciences of his day, including especially the science of biology, where his contribution was unmatched for a thousand years. Then work on the general foundations of scientific explanation; work in general philosophy of nature; work in metaphysics, including the questions of substance, identity, and continuity; work on life and the mental faculties. And finally we have terrific work in ethics and political theory, and work in rhetoric and the theory of literature.

It is an amazing fact that over this incomparable range he was regarded as the authority for hundreds of years during the Middle Ages. In fact the greatest philosopher of the late Medieval Ages, Thomas Aquinas, used to refer to him simply as ‘the philosopher’.

Immanuel Kant

Magee: I referred at the beginning to the fact that [Immanuel Kant] is widely regarded by serious students of philosophy as the greatest philosopher since the ancient Greeks. Why does his reputation stand at quite such a pinnacle?

Warnock: I think I would mention chiefly two qualities as entitling him to his pinnacle of fame. I think he was quite exceptionally penetrating, in the sense that he was able to see an intellectual problem in something which had previously been taken for granted as not worth much attention. He had an extraordinary capacity to see where the problems were – and that’s one of the greatest, most fundamental philosophical gifts – to be able to see that there is a problem where everybody else is going along quite happily, not thinking about it much. Then I think the other thing – and this connects perhaps with his academic professionalism – is that he was extremely good at seeing how the whole compass of his arguments fitted together – how what he says on this topic or that might repercuss, so to speak, on what he’s said somewhere else or in some other connection. He was very self-conscious, and professionally methodical, in that sort of way; there was absolutely nothing piecemeal, or makeshift, or hand-to-mouth about his way of going to work. One has the feeling that the whole huge enterprise is firmly under control. He does, I must say, make writers like Locke and Berkeley, and indeed Hume, excellent though they are, look to me rather like amateurs.

Bryan Magee. 1987. The Great Philosophers. oxford university press (2000)


Evrim, rastgelelik ve şans Salı, Sep 2 2008 

Evrim kuramına (Darwinizm) karşı yapılan yorumlar (eleştiri diyemiyorum) arasında en popülerlerinden biri bu: Bu karmaşık yaşam formları rastgele oluşmuş olabilir mi?

Türlerin Kökeni‘nin yayınlanmasından 150 yıl sonra hala bu yorumun yapılması oldukça büyük bir acizliğe işaret ediyor. Bu acizlik kitapçıya gidip Türlerin Kökeni‘ni alıp okuyamama acizliği. Hadi Türlerin Kökeni‘ni geçtim, evrim konusunda yazılmış ve Darwinizmi basitçe anlatan onlarca kitap mevcut. Bunların herhangi birini alıp anlamak amacıyla okuyan biri, bu eleştirinin geçersiz olduğunu kolaylıkla görebilir.

Ama tabii ki insanlar bu kurama anlamak amacıyla yaklaşmıyor. Önyargılar tembellikle birleşince ortalıkta “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmuş” (Uğur Mumcu’ya saygılar) insanlar dolaşıyor. “Kafası çalışan her insan canlıların rastgele süreçler sonucu oluşamayacağını idrak edecek zekadadır” demeyi çok seviyor bu tembeller.

Daha önce bin kere söylenmiş ve yazılmış olmasına rağmen ben de söyleyeyim. Evrim rastgele bir süreç değildir, hatta rastgeleliğin tam tersi bir süreçtir.

Örneklerle açıklayalım:

Elimde 100 tane zar olsun ve ben bu zarları atarak 100 tane 6 elde etmeye çalışayım. 100 zarı aynı anda atıyorum ve büyük olasılıkla yüzü de 6 gelmiyor. Tekrar atıyorum. Yine hepsi 6 gelmedi. Tekrar atıyorum…

İşte bu rastgele bir süreçtir ve istediğim sonucu (100 tane 6) elde etmem çok zaman alacaktır. Tembeller evrimi de böyle bir süreç sanıyor. Böyle bir süreçte istenilen örgünün şans eseri kendiğilinden ortaya çıkması çok zordur ve eğer evrim böyle çalışsaydı, yapılan eleştiri geçerli olurdu. Zira bırakın 100 tane 6′yı, insan gözü gibi karmaşık yapıların buna benzer bir süreçle oluşmuş olması pek de inanılır değil.

Şimdi yine zar örneğine geri dönelim ama bu kez örneğe bir de seçilim faktörü ekleyeceğim. 100 zarı atıyorum ve 6 gelenleri bir kenara ayırıyorum. Kalanları tekrar atıyorum ve yine 6 gelenleri ayırıyorum. 6 gelenleri ayırmam sürecin doğasını oldukça değiştiriyor çünkü her atışta istediğim örgüye daha da yaklaşıyorum. Bu süreci böyle devam ettirdiğim takdirde, seçilimin olmadığı önceki sürece göre çok daha hızlı bir şekilde 100 tane 6′yı elde edeceğim. Seçilimin varlığı olayı rastgele olmaktan çıkarıyor çünkü ben hiç de rastgele olmayan bir biçimde sürece müdahale ediyorum.

Evrim süreci ilk örneğe değil, seçilimin olduğu bu ikinci örneğe benziyor. Seçilimi yapan bir özne değil doğanın kendisi (doğal seçilim! kuramın göbeğinde yatıyor kendisi, görmek bu kadar zor mu?). Rastgele süreçler sonucu (mutasyon) ortaya atılan formlar doğa tarafından seçiliyor. Seçilenler yine rastgele süreçler sonucu yeni formlar “öneriyor”, doğa da bunlar arasından daha “uygun” olanları ayırıyor. Bunun böyle devam etmesi de tasarım ve işlev ortaya çıkarıyor. Yalnız bu tasarım benim zar örneğimdeki gibi bilinçli bir tasarımcı tarafından değil, doğal süreçler sonucu meydana geliyor.

Mutasyonlar rastgeledir, doğal seçilim değildir. Doğal seçilimin varlığı evrim sürecini rastgele olmaktan çıkarır.

Tembellere duyurulur.

Richard Dawkins Perşembe, Aug 28 2008 

Richard Dawkins kendisine gelen emailları okuyor:

http://www.i-am-bored.com/bored_link.cfm?link_id=33122

Night – Elie Wiesel (ve Kötülük Problemi) Salı, Aug 26 2008 

Never shall I forget that night, the first night in camp, that turned my life into one long night seven times sealed.

Never shall I forget that smoke.

Never shall I forget the small faces of the children whose bodies I saw transformed into smoke under a silent sky.

Never shall I forget those flames that consumed my faith forever.

Never shall I forget the nocturnal silence that deprived me for all eternity of the desire to live.

Never shall I forget those moments that murdered my God and my soul and turned my dreams to ashes.

Never shall I forget those things, even were I condemned to live as long as God Himself.

Never.

Elie Wiesel 1944 yılında, 13 yaşında bir çocukken Transilvanya’daki köyünden alınarak, bütün ailesi ve köydeki tüm yahudilerle birlikte Auschwitz’e götürülmüş. Ailesini fırınlara kurban vermiş ancak kendisi sağ kalmayı başarmış. 1958′de yaşadıklarını kitap haline getirmiş ve 1986′da Nobel Barış Ödülü’nü kazanmış. Bu ince kitap (“Night”) Auschwitz-Birkenau ve sonrasında Buchenwald’da başından geçenleri anlatıyor.

Kitap oldukça vurucu. Keyifle değil gerginlikle okudum diyebilirim. Wiesel iki kere fırının ucundan dönmüş, “Ölüm Meleği” Dr. Josef Mengele tarafından muayene edilmiş (ve sağ kalmış!), önce annesini ve kardeşlerini, daha sonra da babasını kaybetmiş ve kendi deyimiyle “hayatta kalmak için birşey yapmadan”, tamamen şans eseri kurtulmayı başarmış.

Kitap, konusu ve önemi itibariyle okunmayı gerektiriyor zaten. Ama bence bir önemli özelliği daha var: dindar bir gencin, karşılaştığı kötülükler karşısında inancıyla hesaplaşmasını ve yitirme noktasına gelmesini anlatıyor. Bunun, felsefede “kötülük problemi” adı verilen argümanla doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Kötülük problemi Tanrı’nın varlığına karşı kullanılan argümanlardan birisidir. Tanrı’ya atfedilen özelliklerle dünyadaki gerçeklerin örtüşmemediğine dikkat çeker. Şöyle:

Eğer Tanrı’nın gücü herşeye yetiyorsa,
Eğer Tanrı herşeyi biliyorsa,
ve eğer Tanrı iyi yürekli, kullarını seven ve koruyan bir varlıksa,

Dünyada neden acı, kötülük ve ızdırap var?

Dünyada acının, kötülüğün ve ızdırabın olması tartışılmaz bir gerçek. Durumun böyle olması garip, çünkü Tanrı herşeyi bilir ve dünyadaki halin böyle olacağını biliyordu. Gücü herşeye yettiği için eğer isteseydi tüm acıyı, kötülüğü ve ızdırabı yok edebilirdi.

Yani Tanrı eğer isteseydi insanı yaratırken insan psikolojisinden zalimliği, saldırganlığı, iktidar hırsını çıkarabilirdi. Diğer canlıları yaratırken mikropları, parazitleri ve virüsleri yaratmayabilirdi. Evrenin ve Dünya’nın düzenini kurarken depremleri, fırtınaları ve tayfunları ortadan kaldırabilirdi. Bütün bunları yapmadı, ancak yapmamasının nedeni “yapamıyor olması” olamaz, çünkü gücü herşeye yeter. Olayların böyle olacağını “bilmiyor olması” da olamaz, çünkü herşeyi bilir.

Geriye ne kalıyor? Tanrı kötülüğü ve acıyı ortadan kaldırmadı, çünkü kaldırmak istemedi. Böyle bir Tanrı nasıl sonsuz derecede “iyi” olabilir? Nasıl bizi seviyor olabilir?

Dünyadaki ortamla ilgili gözlemimiz, bizi Tanrı’nın bu üç özelliğinin tutarsız olduğu sonucuna götürüyor. Tanrı’nın ya herşeye gücü yetmiyor, ya herşeyi bilmiyor, ya da iyi kapli değil; bizi sevmiyor.

Bu argümana verilen klasik cevaplara da bakalım:

1) İyilik olması için kötülük olmak zorundadır.

O halde Tanrı kötülüğün olmadığı, ancak iyiliğin olduğu bir dünya yaratamıyor ve bu da Tanrı’nın herşeye gücünün yetmesi ile çelişiyor. Bazen deniyor ki Tanrı ancak mantıksal olarak imkanı olan şeyleri yaratabilir (örneğin dört kenarlı üçgen mantıksal olarak mümkün değildir) ve iyiliğin olup kötülüğün olmaması mantıksal olarak mümkün değildir. Tabii bunun neden mantıksal olarak mümkün olmadığını göstermek pek kolay değil.

2) Kötülüğün olması insanların suçudur. İradesizliğin, inançsızlığın sonucudur.

Bu cevap da yine Tanrı’nın özellikleri ile çelişiyor. Tanrı insanların ne mal olduğunu hepimizden iyi bilmektedir. Öyleyse neden insanları böyle yaratmıştır? İnsanları daha farklı yaratma seçeneği varsa (ki olmak zorundadır), neden bu şekilde, iradesiz ve zayıf yaratmayı seçti? Ayrıca bu alemdeki bazı kötülükler ve acılar insanlar tarafından meydana getirilmiş değildir. Deprem gibi doğa olayları bu kadar acı ve ızdıraba yol açarken Tanrı neden bunlara izin vermektedir? Afrika’da, 4-5 yaşında masum çocukların ne günahı, ne yanlışı, ne suçu vardır ki gözleri kurtlar ve parazitler tarafından yenmektedir?

3) Tanrı insanları denemektedir. Kötülük yapanlar için adalet sonraki dünyada gelecektir.

Kimse kusura bakmasın ama böyle bir Tanrı’nın “iyi” olduğu iddia edilemez. Tanrı pekala insanları kobay haline getirmeden de sonsuz mutluluk ve sonsuz acı dağıtabilir. Neden bu kadar vahşi bir test kafesini tercih etmiştir? Bütün dünyada masum bebeklerin çektiği acılar böyle açıklanabilir mi? Doğuştan tip 1 diyabet hastası bir çocuğa bunu nasıl açıklayacaksınız?

4) Tanrı bütün evreni kusursuz bir sistem olarak yaratmıştır. İyilik ve kötülük kaynakları da bu sistemdeki yerleri sebebiyle vardır.

Bu biraz 1. cevaba benziyor, dolayısıyla benim de cevabım benzer olacak: Kötülük kaynaklarının daha az olduğu ya da hiç olmadığı bir sistem mümkün değil miydi? Tanrı’nın böyle bir sistem kurmaya gücü yetmez miydi? Tamam, bize acı çektiren bazı şeylerin bu sistemde çok önemli yerleri var (zehirli yılanlar, akrepler, çeşitli mikroorganizmalar). Ancak bazıları için bunun doğru olduğunu sanmıyorum. Örneğin Tanrı neden HIV’i yaratmıştır? Bu virüsün sistemdeki elzem rolü nedir, insanların ölümüne yol açmak dışında? Hangi biyolojik süreçlerde HIV “olmazsa olmaz” bir rol oynamaktadır? Bilgim dahilinde söyleyebileceğim, HIV’in böyle elzem bir rolü yoktur. O halde Tanrı neden HIV’in olmadığı bir dünya yaratmayı seçmemiştir?

5) Tanrı’nın metodları ve düşündükleri bilinemez. Elbet vardır bir bildiği. Sen kimsin ki bunu anlamaya çalışıyorsun?

Maalesef bu cevaba karşı verilebilecek bir yanıt yoktur çünkü hiçbir argüman, hiçbir mantık, hiçbir düşünce bu duvarı geçemez. Bu cevap insan aklının bittiği, teslimiyetin başladığı yerdir. Bu sebeple ben kaçar… kkthxbai

Kötülük problemine şöyle bir giriş yaptıktan sonra gelelim tekrar kitaba. Özellikle Auschwitz gibi ortamlarda, işkencenin ve zulmün hüküm sürdüğü yerlerde kötülük problemi daha da büyük ve gerçek bir problem haline geliyor. Bakınız böyle bir ortamda Wiesel’ın aklına neler gelmiş:

“Blessed be God’s name…”

Thousands of lips repeated the benediction, bent over like trees in a storm.

Blessed be God’s name?

Why, but why would I bless Him? Every fiber in me rebelled. Because He caused thousands of children to burn in His mass graves? Because He kept six crematoria working day and night, including Sabbath and the Holy Days? Because in His great might, He had created Auschwitz, Birkenau, Buna, and so many other factories of death? How could I say to Him: Blessed be Thou, Almighty, Master of the Universe, who chose us among all nations to be tortured day and night, to watch as our fathers, our mothers, our brothers end up in the furnaces? Praised be Thy Holy Name, for having chosen us to be slaughtered on Thine altar?

And I, the former mystic, was thinking: Yes, man is stronger, greater than God. When Adam and Eve deceived You, You chased them from paradise. When You were displeased by Noah’s generation, You brought down the Flood. When Sodom lost your favor, You caused the heavens to rain down fire and damnation. But look at these men whom You have betrayed, allowing them to be tortured, slaughtered, gassed, and burned, what do they do? They pray before You! They praise Your name!

Fizikalizm Cuma, Aug 24 2007 

Genel olarak metafiziksel, daha özelde zihin felsefesinde zihinsel durumlar hakkında bir pozisyondur.

Genel anlamıyla başlayalım. Bir fizikaliste göre evrendeki herşey fizikseldir veya fiziksel nesnelere ve özelliklere dayanır. Evrende var olan şeyler, fizikçilerin var olduğunu iddia ettiği ya da ilerde var olduğunu iddia edecekleri şeylerdir. Gerçek dünyada fiziksel dünyanın ötesinde olan birşey yoktur. Buna ek olarak evren hakkında söylenebilecek her şeyin fiziğin dili ile söylenebileceği iddiasını içerebilir, içermeyebilir.

Fizikalizm, soyut nesneleri, sayıları, kümeleri, ihtimalleri, tümelleri, zihinsel durumları ve olayları içeren ontolojileri, bunlar fiziksel durumlar, olaylar ve nesnelerden bağımsız düşünüldüğü sürece reddeder.

Kimi felsefeciler fizikalizmin sağlam bir metafiziksel pozisyon olduğunu düşünse de çok sayıda problemi olan bir doktrindir. Tam olarak neyin fiziksel olarak kabul edileceğinin belirsizliğinden başlayarak binbir karşı argümana yelken açılır.

Zihin felsefesi özelinde fizikalizm, kabaca zihnin maddeden bağımsız var olamayacağını ve her tözün tamamen fiziksel olduğunu iddia eden doktrindir. En katısından en yumuşağına doğru farklı fizikalist pozisyonlara bakmak gerekirse:

  1. Eliminative Materialism: Sadece beyindeki nörokimyasal olaylar vardır. Öznel deneyim, zihinsel durumlar ve bilinç bir illüzyondur.
  2. Reductive Materialism: Zihinsel durumlar vardır. Her zihinsel durum türü, bir fiziksel durum türü ile denktir.
  3. Supervenience: Bir özellik türü F, G olması sebebiyle F ise, F’ler G’lere ”supervene” ederler (!). Zihinsel durumlar, fiziksel durumlar olmaları sebebiyle zihinsel durumlardır: zihinsel durumlar fiziksel durumlara “supervene” ederler. Biyolojik özellikler kimyasal özelliklere, kimyasal özellikler de fiziksel özelliklere “supervene” ederler (bu saçma sapan cümleler için üzgünüm ancak türkçesinin ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yok, önerim bile yok). İndirgemecilikten farkı yok gibi gözükse de indirgemeciliğin bazı sinsi problemlerini aşmak için ortaya sürülmüş kuramlardır. İşlevselciler genelde “supervenience” kavramını severler.
  4. Property Dualism: Zihinsel özellikler hiç bir şekilde fiziksel özellikler değillerdir. Evrende sadece madde olabilir, ancak bu maddenin bir kısmının zihinsel özellikleri vardır.

1 ve 2 kesinlikle fizikalist pozisyonlardır. 3 ve 4′ün fizikalist olmadığı iddia edilebilir; yine de bu başlıkta incelemenin iyi olacağını düşündüm.

Not 1: Fizikalizmi savunan birinin çeşitli nedenlerden ötürü ateizmi de savunması beklenir.

Not 2: Tarihteki bazı fizikalistler: Thomas Hobbes, David Armstrong, Paul & Patricia Churchland, Williard van Orman Quine (Quine fizikalist olduğunu söylemekle birlikte bazı soyut nesnelerin (küme gibi) var olduğuna inandığını da belirtmiştir).

Not 3: Materyalizm’in günümüzde aldığı şekildir fizikalizm. Fizik maddenin yanında enerji, kuvvetler ve alanlar olduğunu ortaya çıkardıktan sonra herşeyin madde olduğunu iddia etmek pek de kolay değil. Felsefeciler materyalizm yerine bu terimi tercih etmektedirler artık.

Zihin Felsefesi Perşembe, Aug 23 2007 

Genelde metafiziğin bir dalı olarak kabul edilir ve bugünkü halinin temelleri Descartes tarafından atılmıştır. Zihin felsefecileri şu gibi sorulara cevap ararlar:

  • Zihinle madde arasındaki ilişki nedir?
  • Zihinsel durumların doğadaki yeri nedir?
  • Bilinç nedir? Bilinçli olmanın anlamı nedir? Başka varlıkların bilinçli olup olmadığına karar vermek için ne tip kriterler olabilir? Bilinçli makineler yapılabilir mi?
  • Düşünmek, hissetmek, algılamak, hatırlamak nedir? Deneyimin doğası nedir?
  • Zihnin işlevlerini bölmenin bir faydası var mıdır, yoksa zihni bir bütün olarak mı ele almak gerekir?
  • Bir öznenin kendi zihinsel durumlarına ayrıcalıklı erişimi nasıl mümkündür? Bu epistemik önceliği açıklayan nedir?

Tahmin edilebileceği gibi bu sorular felsefenin tüm alanları için önemlidir. Zihin felsefesinin özgürlük, iyilik, ahlak, tanrı, bilgi teorisi, yaşam ve doğa gibi kavramlarla doğrudan ilişkisi vardır. Ayrıca en temel sorularımızdan birinin cevabı için önemlidir: “Ben kimim?”

Stephen Voss’a göre zihin felsefesinin ilgilendiği alanın kapsamını iki tanımla belirtmek mümkündür:

Tanım 1: Zihin, bir varlığın herhangi bir zihinsel duruma sahip olma kapasitesidir.

Tanım 2: Özne, zihni olan bir varlıktır.

Bu tanımları kabul edersek zihin felsefesinin merkezindeki sorunun şu olduğunu iddia edebiliriz: “Özne olmak nedir? Bir varlığın zihinsel durumlara sahip olabilir olmasını sağlayan metafiziksel farklılık nedir?”

Yine Stephen Voss’un önerdiği (İngilizce) kaynakça:

Zihin felsefesini şu anki durumuna getiren öncül metinler:

Plato, Phaedo, Republic
Aristotle, De Anima
Rene Descartes, Meditations, Passions of the Soul
Thomas Hobbes, Leviathan
David Hume, A Treatise of Human Nature
Immanuel Kant, Critique of Pure Reason
Franz Brentano, Psychology from an Empirical Standpoint
Friedrich Nietzsche, The Gay Science
P. D. Ouspensky, In Search of the Miraculous
Jean-Paul Sartre, Being and Nothingness
Maurice Merleau-Ponty, Phenomenology of Perception

Yakın tarihteki önemli metinler:

David Armstrong, “The Causal Theory of the Mind” (1981)
Tyler Burge, “Individualism and the Mental” (1979)
David Chalmers, The Conscious Mind (1996)
Roderick Chisholm, “Intentionality” (1967)
Roderick Chisholm, Perceiving (1957)
Noam Chomsky, “Review of B. F. Skinner’s Verbal Behavior”, (1959)
Donald Davidson, “Mental Events” (1970)
Donald Davidson, Subjective, Intersubjective, Objective (2001)
Hubert Dreyfus, What Computers Can’t Do, (1979)
Paul Feyerabend, “Mental Events and the Brain” (1963)
Jerry Fodor, A Theory of Content and Other Essays (1991)
D. E. Harding, On Having No Head (1972)
John Haugland, Having Thought (1998)
Douglas Hofstadter, Gödel, Escher, Bach (1979)
Saul Kripke, Naming and Necessity (1972)
David Lewis, “An Argument for the Identity Theory” (1966)
Jean-Luc Marion, The Erotic Phenomenon (2006)
Wallace Matson, “Why Isn’t the Mind-Body Problem Ancient?” (1966)
Wallace Matson, Sentience (1976)
Thomas Nagel, “Brain Bisection and the Unity of Consciousness” (1971)
Thomas Nagel, “Panpsychism” (1979)
Thomas Nagel, “What Is It Like to Be a Bat?” (1975)
Derek Parfit, Reasons and Persons (1984)
Hilary Putnam, “The Nature of Mental States” (1967)
Hilary Putnam, “Philosophy and Our Mental Life” (1973)
Hilary Putnam, “The Meaning of ‘Meaning’” (1975)
Gilbert Ryle, The Concept of Mind (1949)
Wilfrid Sellars, “Empiricism and the Philosophy of Mind” (1956)
Wilfrid Sellars, “Philosophy and the Scientific Image of Mind” (1956)
J. J. C. Smart, “Sensation and Brain Processes” (1959)
Raymond Smullyan, The Tao is Silent (1975)
Peter Strawson, “Persons” (1959)
Alan Turing, “Computing Machinery and Intelligence” (1950)
Ludwig Wittgenstein, Philosophical Investigations (1953)
Ludwig Wittgenstein, The Blue and Brown Books (1956)

Yetmediyse, bayağı kapsamlı bir kaynakça David Chalmers‘dan geliyor:

http://consc.net/biblio.html

İşlevselcilik Salı, Aug 21 2007 

Mimarlık, felsefe, psikoloji, sosyoloji, ekonomi gibi alanlar için farklı anlamlara gelen bir akım. Bu yazı ise zihin felsefesinde, zihinsel durumların doğası hakkında bir pozisyon olan işlevselcilik ile ilgilidir. Zihin felsefesinde işlevselcilik, bazen davranışçılığın modern ardılı olarak da görülen, 1970′lerde Hilary Putnam ve Willfrid Sellars tarafından ortaya atılmış bir akımdır. Öncüsü olan fikirler Aristoteles (De Anima) ve Thomas Hobbes‘da (Leviathan) bulunabilir. Zihinsel durumların bir analizini verme iddiasındadır.

İşlevselciliğe göre bir şeyi belirli bir zihinsel durum yapan, içinde bulunduğu sistemde oynadığı rol, gördüğü işlevdir. Zihinsel durum hakkında önemli olan fiziksel bileşimi değil, duyularla, diğer zihinsel durumlarla ve davranışla olan ilişkisidir.

Zihinsel durumdan ne kastettiğimi açıklayarak başlayalım. Her düşünce (inanç, korku, arzu) ve her hissiyat (acı, ses, koku) aslında birer zihinsel durumdur. Küresel ısınmayı ele alalım. Dünyanın ısındığına inanmak, bu ısınmanın insan eylemleri sonucu gerçekleştiğine inanmak ve bunun sona ermesini arzulamak birbirinden ayrı zihinsel durumlardır. Sütün bardağa konarken çıkardığı sesi, tadını ve kokusunu duyumsamak biraz daha farklı, ama yine zihinsel durumlardır. Bir elektronun davranışı tamamen fiziksel olarak açıklanabilir (pozisyon, hız, kütle ve spin gibi kavramları kullanarak), ancak bir insanın ya da bir memelinin davranışını açıklamak için fiziksel durumunun yanında zihinsel durumunu da bilmek gerekir.

Yüzeysel bir analizle zihinsel durum böyle birşeydir ama halen cevap bekleyen derin sorular var. Zihinsel durumlar doğanın bir parçası gibi gözüküyor ancak dünyadaki olayların içinde nasıl bir statüye sahiplerdir? Doğanın geri kalanı ile ilişkileri nedir? İşlevselcilik işte bu gibi soruları cevaplama iddiasında olan metafiziksel bir kuramdır. Zihinsel durum dediğimiz şeyi kullanılabilir, kuramsal bir kavram haline getirme, zihinsel durumların bir analizini verme amacındadır.

İşlevselciliğin önemli bir amacı daha var ama bunun için önce zihin-beden probleminden kısaca bahsetmek gerek.

Zihin ve beden arasındaki ilişki yaklaşık 400 yıldır zihin felsefesinde çözüm bekleyen sorunlardan biri. Maddesel olduğumuz açık; atomlardan, moleküllerden, hücrelerden ve dokulardan meydana gelmiş varlıklarız. Ancak taştan ya da sudan oldukça farklıyız. İnançlarımız, düşüncelerimiz, aşklarımız ve korkularımız, düşünsel bir hayatımız var. Maddenin doğası hakkında son yüzyıllarda muazzam bir bilgiye sahip olduk, ancak bu bilgi zihinsel yaşamın doğasını anlamada (neredeyse) hiç yardımcı olmadı. Hala madde ve zihin arasında aşılamaz bir boşluk var.

Descartes bu sorunu net bir şekilde çözmüştü. Evrende iki ayrı töz var demişti: yer kaplayan, fiziksel töz ve ruhani, düşünen töz. Geçen yıllar boyunca bu düşünen töz ve fiziksel maddenin birbirlerini nasıl ve ne şekilde etkilediği sorusu cevapsız kalınca bugün dualizmi savunan pek kişi kalmadı. Materyalist anlayış güç kazandı. Yani (1) Bütün olarak, fiziksel yasalara uyan maddi varlıklarız. (2) (Zihinle ilgili kaçınılmaz sonuç) Zihinsel durumlarımız fiziksel ve kimyasal durumlarımızla özdeştir.

Bilimsel olarak geldiğimiz nokta çoğu kişiyi 1 ve 2′yi kabul etmeye itse de, pek de heyecanlandırmadığı kesin. Fiziksel maddeyle ilgili açıklamalarımız deneyim, düşünce ve biliş konularına uygulandığında eğreti duruyor. İnancın ne olduğunu, aşkı, mutluluğu ve bilinci düşünün. Sonra da sodyum-potasyum pompalarını, nörotransmitterleri, proteinleri ve nöron boyunca ilerleyen potansiyel farkını düşünün. Bu iki düzlem arasında öyle büyük bir fark var ki bu iki farklı açıklama biçiminin nasıl birleştirilebileceği gizemini koruyor, zihin ve madde arasındaki boşluğun dibi hala görünmüyor.

Çoğu kişinin iddiasına göre bu problem ve bunun çevresinde dönen tartışmalar artık bir yere gitmiyor; bırakın sonlanmayı, aydınlanma bile sağlamıyor. İşlevselcilik, özellikle Putnam’ın sunduğu şekliyle, zihinsel durumların bir hesabını vermenin yanında, bu polemiği de aşmanın bir yolunu sunmaktadır. Hilary Putnam “Philosophy and Our Mental Life” isimli makalesinin başında amacını şöyle anlatıyor:

“The question which troubles laymen and which has long troubled philosophers… is this: are we made of matter or soul-stuff? To put it as bluntly as possible, are we just material beings, or are we ’something more’?… This whole question rests on false assumptions. My purpose is not to dismiss the question, however, so much as to speak to the real concern which is behind the question.”

İşlevselciliğe göre herhangi bir zihinsel durum (Z) üç ilişki ile tanımlanır: 1) Z’ye neyin yol açtığı, 2) Z’nin başka zihinsel durumlara olan etkileri, 3) Z’nin davranışa olan etkileri.

Açıkçası işlevselcilik üzerine çalışırken hiç bir zihinsel durumun işlevselci bir tanımına rastlayamadım. Basite indirgeyerek bir zihinsel durumun hem materyalist, hem de işlevselci bir tanımını verip bu tanımların sağlam ve zayıf yanlarını ortaya dökmenin açıklayıcı olabileceğine inanıyorum. Basit bir zihinsel durum olan “acı”‘yı ele alalım.

Bir materyalist beyinle ilgili ciddi bir araştırmanın sonunda acıyı şöyle tanımlayabilir (atıyorum):

Acı, beynin T bölgesinde bulunan C fiberlerinin ateşlemesidir.

İyi, hoş, sorunsuz gibi gözükse de bu tanım hemen bazı büyük sorunlara yol açıyor. Bu önermeyi kabul edersek beyni olmayan, beyninin T bölgesi olmayan, ya da beyninin T bölgesinde C fiberleri olmayan bir varlığın acı hissedemeyeceğini de kabul etmemiz gerekir. Doğada C fiberleri olmayan canlılarla karşılaştığımızda ya acı hissetmediklerini söylemek, ya da bu tanımı genişletmek zorunda kalacağız. Gelecekte kimyasal yapısı bizden çok farklı bir dünya dışı varlıkla karşılaşırsak, vücuduna batırılan iğneye tepkisi ne olursa olsun, C fiberleri olmadığı için acı hissetmediğini söyleyebilir miyiz? “Burası büyük bir dünya, daha da büyük bir evren” – Hilary Putnam

Bir başka sorun da (bu sorunu işlevselciliğin de çözemediğini göreceğiz) böyle bir açıklamanın acı “hissiyatı” hakkında bizi asla aydınlatamayacak olmasıdır. En son bir yeriniz ağrıdığında duyumsadığınız hissi düşünün. Bu hissiyat ile “C fiberlerinin ateşlemesi” arasındaki fark kadar büyük bir fark olabilir mi?

Öte yanda bir işlevselci acıyı şöyle tanımlayacaktır (basite indirgenmiş haliyle):

Acı, vücut hasarının neden olma eğiliminde olduğu, vücutta yanlış bir şeyler olduğu inancına ve bu durumun sonlanması arzusuna yol açan, huzursuzluk veren ve daha kuvvetli arzuların eksikliğinde bağırmaya ve ani hareketlere sebep olan bir durumdur.

Gördüğünüz gibi işlevselci, fiziksel ya da kimyasal temel hakkında sessiz kalırken, acının organizma içinde oynadığı rol ya da işlev hakkında konuşmuştur. Bu duruma neyin yol açtığı ve durumun diğer zihinsel durumlara ve davranışa olan etkisi cinsinden tanımlamıştır.

Bu tanımın iki güzelliği var. Birincisi materyalist tanımdan çok daha geniş ve tanımın içinde geçen koşulları sağlayabilen her varlığın acı duyabilmesine izin veriyor. Bu tanıma göre dünyalılar ve uzaylılar, memeliler ve eklembacaklılar, insanlar ve makineler acı hissedebilir (tanımın içinde geçen vücut, arzu, inanç gibi şeylere sahip olmaları durumunda). “Bu hipotez, acının fiziksel-kimyasal bir durum olduğu hipotezinden çok daha açık olduğu gibi matematiksel ve ampirik çalışmalar için çok daha uygundur” -HP

İkinci güzellik ise işlevselciliğin zihinsel durumların fiziksel realizasyonları konusunda bir şey söylememesidir. Hepimiz biliyoruz ki bu evrende aynı işlevi gören sistemlerin birden fazla fiziksel realizasyonu olabilir. Örneğin hesaplama gibi bir eylem, bugüne kadar çok sayıda birbirinden farklı fiziksel yapısı olan makine ile gerçekleştirilmiştir (abaküs, mekanik hesaplayıcılar, bilgisayar). Özel olarak bilgisayar, geçmişten bugüne çok sayıda farklı fiziksel yapıda karşımıza çıkmıştır (vakum tüpleri, manyetik teypler, mikroçipler). İşlevselcilik bu gerçeği yakalıyor ve “maddeyi boşver, onun biçimine, organizasyonuna bak” diyor. “Our substance, what we are made of, places almost no first order restrictions on our form. And that what we are really interested in, as Aristotle saw, is form and not matter.” -HP

Güzelliklerinden bahsedip zayıflıklarına göz atmamak olmaz. İşlevselciliğin hemen göze çarpan üç adet zayıflığı vardır.

  1. Daha önce bahsettiğim gibi işlevselcilik bir zihinsel durumu üç ilişki ile tanımlar: Belirli bir zihinsel duruma neyin yol açma eğiliminde olduğu, bu durumun hangi diğer zihinsel durumlara ve davranışlara yol açma eğiliminde olduğu. Bu bağlamda işlevselcilik holistik bir kuramdır zira ilişkilerle ve bütünle ilgilidir. Bir zihinsel durum çok sayıda başka zihinsel durumla ve çok sayıda davranışla ilişki içindedir ve bu ilişkiler yumağı bazı karmaşık zihinsel durumların analizini imkansız kılar. Örneğin “inanç” dediğimiz zihinsel durum çok sayıda başka zihinsel duruma bağlıdır ve inancın işlevselci analizi uzar da uzar ve o kadar karmaşık bir hal alır ki sonu ya gelir, ya gelmez. İşlevselcilik, şu anki haliyle analizini verme iddiasında olduğu bazı zihinsel durumların analizini vermekten acizdir.
  2. Bu ve üçüncü zayıflık qualia kavramı ile ilgilidir. Qualia (tekili quale) deneyimimizin niteliksel özellikleridir: kırmızının “hissiyatı”, gülün kokusu gibi. Materyalizm gibi işlevselcilik de qualia konusunda bir açıklama getirememekte. Ned Block’un Çin Ulusu düşünce deneyi, bu sorunun bir türevini işlevselciliğe karşı bir argüman haline dönüştürmüştür.
  3. Bir önceki sorunla, yani qualia kavramıyla ilintili başka bir itiraz da şudur: Bir insan, belirli bir deneyim hakkında (sağlam bir örnek: aşk!) bütün fiziksel ve işlevsel gerçekleri bilebilir. Buna rağmen bu deneyim hakkında bilemeyeceği çok önemli bir gerçek olacaktır, o da o deneyime sahip olmanın nasıl bir şey olduğudur. Görme hakkında bugün, herşeyi olmasa da çok şey biliyoruz. Yine de bu bilgimiz bize “kırmızıyı görme”nin ne menem bir şey olduğu konusunda aydınlatmıyor; bırakın aydınlatmayı, deneyimin bu özelliğinin materyalist ve fizikalist bir anlayışla nasıl bağdaştırılabileceği hakkında en ufak bir fikrimiz bile yok. Yarasalar hakkında her şeyi bilebilirsiniz, beyinlerinin nasıl çalıştığını en ince ayrıntısına kadar çözebilirsiniz ama yine de “sesle yön tayini”nin (ekolokasyon) nasıl bir his olduğunu bilemezsiniz. Burada önemli olan ekolokasyonun sizin için nasıl bir his olacağı değil, yarasa için nasıl bir his olduğudur. Buradan çok önemli bir sonuç çıkıyor: deneyimin bazı özellikleri vardır ki ne fiziksel, ne de işlevsel bir açıklamayla aydınlatılamaz. (Bu iddianın çok sağlam bir savunması için Thomas Nagel - “What is it like to be a bat?” okunabilir. Zihin felsefesinin en ünlü metinlerinden biridir ve ilgilenene şiddetle tavsiye ederim.)

İşlevselciliğin bilgisayar bilimlerindeki yazılım kavramı ile ilişkisinden bahsedip noktalayayım. Her yazılım doğanın bir parçasıdır, ancak bir yazılımın doğada gerçekleşmesi birden farklı yolla olabilir (hesap makinelerini hatırlayın). Yazılımı tasarlayan insan genelde bu yazılımın fiziksel temeli hakkında fikir sahibi olmak zorunda değildir: çeşitli programlama dilleri öğrenerek karmaşık yazılımlar tasarlayabilirsiniz, yarı iletken fiziği bilmeniz şart değildir. Bu çerçevede yazılım, yüksek seviye bir kavramdır. İşlevselcilik, zihinsel durumlara böylesi bir yüksek seviye statü atfeder. İşlevselciliğe göre bir zihin bilimci, zihnin belirli bir fiziksel realizasyonu olan beyin ile kendini kısıtlamak zorunda değildir ve hatta kısıtlamamalıdır. Zihinsel durumların fiziksel temeli olan beyindeki maddenin örgüsünü, organizasyonunu ve içinde bulunduğu sistemde oynadığı rolü ortaya çıkartacak yüksek seviye kanunlar ve kuramlar peşinde olmalıdır.

İşlevselcilik işte böyle birşeydir. Emekleme döneminde olan, yine de çoğu zihin kuramcısının bazı gerçekleri yakaladığına inandığı ve temel olarak kullandığı bir kuramdır.

Çin Ulusu – Ned Block Salı, Aug 21 2007 

İşlevselciliğe karşı Ned Block‘un ortaya attığı düşünce deneyi, bir reductio ad absurdum. İsmi John Searle‘in Çin Odası düşünce deneyinden gelmektedir.

İşlevselcilik, zihinsel durumların içinde bulundukları sistemde gerçekleştirdikleri işlev cinsinden tanımlanması gerektiğini savunan bir kuramdır. “Tamam o zaman” diyor Block, “Çin’deki her insana bir telsiz verelim ve insanları bir nöronun verdiği tepkilere göre davranmaları konusunda eğitelim. Öyle ki, her insan belirli bir nöron görevi görsün, girdileri ve çıktıları elindeki telsiz aracılığı ile ilgili insana (nörona) iletsin. Tüm ulus büyük ölçekte bir beyin gibi davransın. O zaman işlevselciliğe göre bir zihin ortaya çıkacaktır. Çin’in bir bilinci, yönelimselliği, amaçları ve bir zihnin sahip olabileceği tüm özellikleri olacaktır. Fakat bu absürd. O halde işlevselcilik yanlıştır.”

An itibariyle şahsi fikrim Çin’deki insanları bir beyin gibi organize etmenin bu şekilde mümkün olamayacağıdır. Prensipte mümkün olabilir ancak Block’un önerdiğinden çok daha zor ve karmaşık yollar gerekecektir. Peki eğer bu başarılırsa? O zaman bilemiyorum. Yine de bize absürd gelen her şeyin doğada imkansız olduğuna inanmıyorum.

The God Delusion Salı, Aug 14 2007 

Richard Dawkins’in son kitabı (2006).

Dawkins’in sıkı bir ateist olduğu herkes tarafından biliniyor ve bu kitabı gördüğümde, açıkçası heyecanlandım. Dawkins ateist olmakla ve bunu savunmakla kalmamış, yaratılışçılara, dindarlara ve genel olarak dine karşı bir “cephe” açmış bir bilim insanı. Bu konuda konuşmalar yapıyor, televizyon programları hazırlıyor, kitaplar/yazılar yazıyor, din adamları ve yaratılışçılarla çeşitli ortamlarda tartışmalara girmekten çekinmiyor, hatta zaman zaman bu tartışmalara girmeye oldukça hevesli gibi gözüküyor. Bağıran ve hatta çağıran bir ateist olmasının yanında anti teizmin de bayrağını taşıyor. Türkiye’de yaşasa günleri sayılı olurdu eminim (Turan Dursun‘u hatırlayınız).

Dawkins’in bu hevesi haliyle bir takım eleştirilerin de oluşmasına yol açmış. Kendisini eleştirdiği kökten dinciler kadar dogmatist ve köktenci olmakla suçlayanlar var.

Atheism Tapes isimli BBC belgeselinde Jonathan Miller, Daniel Dennett‘e şu soruyu yöneltmişti: “Dinin bizim gibileri ezmek istediği enerji ile dini ezen bir kitap yazmayı düşünür müsünüz?” Dennett’in cevabı ise bence durup düşünmeyi gerektiriyor: “O kitabı yazmayı çok isterim. Ama insanı korkutan, arkasından ne geleceği.” Bildiğim kadarıyla Dennett o kitabı bu röportajdan sonra yazdı (Breaking the Spell), ancak yine de zamanında bu cevabı vermiş olması, dinin çoğunluktan aldığı güç ve “inanca saygı” kalkanı sayesinde düşünürleri ve entellektüelleri – her ne kadar bir ateist olarak seslerini yükseltseler de – anti teist olma konusunda frenleyebildiğini gösteriyor. Yaptıkları ve yazdıklarıyla (özellikle The Blind Watchmaker) kendini frenlemediğini bildiğimiz Dawkins’in, gaza bastığı kitap bu.

Açıkçası Tanrı’nın varlığına dair argümanların derin bir analizi olacağını düşünmüştüm. Bu açıdan beklediğimi bulamadım. Bunun iki sebebi olabilir diye düşünüyorum: Dawkins bu kitapla mümkün olduğu kadar çok kişiye ulaşmayı hedeflemiş ve bu argümanların analizi yer yer oldukça teknik bir hal alabiliyor. Okuyucularını sıkmamak istemiş olabilir. Bir diğer ihtimal de bu argümanları çok da fazla ciddiye almıyor olabilir. Kozmolojik, ontolojik ve teleolojik argümanlar elbette ki üzerinde konuşulması gereken argümanlar ancak uzun ve detaylı bir analize gerek yok diye düşünmüş olabilir. Bu argümanlara bir bölüm, yani yaklaşık 30 sayfa ayrılmış ve eğer niyetiniz bu konuda bilgi sahibi olmaksa çok da doyurucu bir içerik bulamayacaksınız.

Kitabın geri kalanı için aynı şey geçerli değil. Dinin kökleri, ahlakın kökleri, değişen ahlak anlayışı (Zeitgeist), dine karşı neden saldırgan olmak gerektiği ve din eğitiminin tartışıldığı bölümler var ve bu bölümler oldukça iyi. Şahsen zeitgeist kısmından çok keyif aldım. Dawkins’in bu konularda tecrübesi ve birikimi muazzam ve başka yerde zor karşılaşacağınız alıntıları, tartışmaları ve olayları bu kitapta bulabilirsiniz. Özellikle eski ve yeni ahitteki bazı bölümler ve kargo kültleri hakkındaki kısımlar beni epey şaşırttı. Benim için kitabın değeri de burada: uzak olduğum hıristiyan camiasında olup biten tonla şey öğrendim ve çoğu çok şaşırtıcıydı. Yakın geçmişteki gazetelerden, konuşmalardan ve kitaplardan çok sayıda alıntı var ve hemen hemen hepsi hedefi vuran cinsten.

Sonuçta insanı içine çeken ve okuması keyif veren bir kitap olmuş: Uzun, ama kesinlikle karmaşık ya da sıkıcı değil. Dindar bir insanı ikna edebileceğini sanmıyorum, ama kararsızları ikna etmede başarılı olabilir. Bir ateiste ise haz vereceği kesin.

Douglas Adams‘a adanmış olması da ayrıca güzel:

In Memoriam

Douglas Adams (1952-2001)

‘Isn’t it enough to see that a garden is beautiful without having to believe that there are fairies at the bottom of it too?’ 

Dünyada Ateizm Cuma, Jul 13 2007 

Herhangi bir toplumda kaç kişinin Tanrı’ya inanıp inanmadığını belirlemede metodolojik zorlukların olduğu aşikardır. İnsanlar anketlere katılmak için can atmazlar ve katılımın yüzde elliden az olduğu anketlerin genellenmesi sorunludur. Aynı şekilde, katılanların rasgele seçilmediği anketler de genellenemez.

 

Oranlara ulaşmadaki bir diğer sorun da politik ve kültürel ortamlardır. Katılanların kimliğinin gizliliği garanti edilse bile, inanma ya da inanmama özgürlüğünün totaliter bir rejim tarafından baskı altına alındığı toplumlarda, bireyler dürüst cevap vermekten çekinirler. Devlet baskısı olmayan “rahat” toplumlarda bile, “ateist” kelimesine yüklenen negatif anlamlar sonucunda, Tanrı’ya inanmadığını açıkça belirten bireyler bile kendilerine “ateist” etiketini yapıştırmakta pek de hevesli değillerdir. Örneğin bir araştırmaya göre (Greeley, 2003) Norveçlilerin %41′i, Fransızların %48′i ve Çeklerin %54′ü Tanrı’ya inanmadıklarını söylerken, bu insanların sırasıyla %10, %19 ve %20’si kendilerini “ateist” olarak tanımlamaktadır. Bir diğer problem de terminoloji ile ilgili. “Dindar” ya da “Tanrı” kelimeleri farklı toplumlarda farklı anlamlar alabilmekte, bu da toplumlar arası karşılaştırmaları güç kılmaktadır.

 

Bunları akılda tutarak bu konuda ulaşılan sonuçlara bakalım. Oranlar, en erken 90′ların başı, en geç ve çoğunlukla da 2004 yılında yapılan anket sonuçlarını göstermektedir. Sonuçların çoğu Inglehart ve arkadaşları tarafından 2004 yılında yapılan anketlerden gelmekte ve kendini “inanmayan, agnostik ya da ateist” olarak tanımlayan insanların toplam nüfusa oranlarını göstermektedir (agnostik olmak ve ateist olmak aynı şey değildir ancak agnostisizm “zorunlu olarak” negatif ateizmi barındırır. Bu önemli ayrım için şurdaki yazıya bakabilirsiniz).

 

 

Latin Amerika

 

Meksika: %2–7

Arjantin: %4–8

Uruguay: %12

Şili: %3

El Salvador, Guatemala, Bolivya, Brezilya, Kosta Rika, Kolombiya, Ekvador, Nikaragua, Panama, Peru, Paraguay, Venezuela: %0–2

 

Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, ABD

 

Avustralya: %25

Kanada: %28

Yeni Zelanda: %20–22

ABD: %6–9

 

Avrupa

 

Britanya: %31–44

Fransa: %43–54

İsveç: %46–85

Danimarka: %43–80

Norveç: %31–72

Finlandiya: %28–60

Hollanda: %39–44

Almanya: %41–49

İsviçre: %17–27

İspanya: %15–24

İtalya: %6–15

Belçika: %42–43

Arnavutluk: %8

Bulgaristan: %34–40

Çek Cum.: %54-61

Slovakya: %10–28

Hırvatistan: %7

Bosna: %6

Romanya: %4

İrlanda: %4–5

Portekiz: %4–9

Slovenya: %35–38

Macaristan: %32–46

Polonya: %3–6

İzlanda: %16

Yunanistan: %16

Kıbrıs: %4

Türkiye: %0–2

 

Rusya ve Doğu Bloğu Ülkeleri

 

Rusya: %24–48

Beyaz Rusya: %17

Ukrayna: %20

Letonya: %20–29

Litvanya: %13

Estonya: %49

Ermenistan: %14

Azerbeycan: %0–1

Gürcistan: %4

Kazakistan: %11–12

Kırgızistan: %7

Moldova: %6

Özbekistan: %4

Tacikistan: %2

Türkmenistan: %2

 

Asya

 

Çin*: %8–14

Hindistan: %3–6

Japonya: %64–65

Vietnam: %81

Tayvan: %24

Kuzey Kore*: %15

Güney Kore: %30–52

Moğolistan: %9

Kamboçya: %7

Singapur: %13

İran: %0–5

Endonezya, Bangladeş, Brunei, Tayland, Sri Lanka, Malezya, Nepal, Afganistan, Pakistan, Filipinler: %0–1

 

Afrika*—

 

Kongo: %2–3

Zimbabwe: %4

Mozambik: %5

Güney Afrika: %1

Diğer: %0–1

 

Orta Doğu

 

Lübnan: %3

İsrail: %15–37

Ürdün: %1–5

Mısır: %1–5

Irak, Suriye, Kuveyt, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen: %0–2

 

Karayipler

 

Küba: %7

Trinidad ve Tobago: %9

Jamaika: %3

Haiti: %0–1

Dominik Cum.: %7

* Çeşitli sebeplerden pek de güvenilir olmayan sonuçlar

 

 

—–Ateist nüfus oranında ilk 50—–

1. İsveç %46–85

2. Vietnam %81

3. Danimarka %43–80

4. Norveç %31–72

5. Japonya %64–65

6. Çek Cumhuriyeti %54–61

7. Finlandiya %28–60

8. Fransa %43–54

9. Güney Kore %30–52

10. Estonya %49

11. Almanya %41–49

12. Rusya %24–48

13. Macaristan %32–46

14. Hollanda %39–44

15. Britanya %31–44

16. Belçika %42–43

17. Bulgaristan %34–40

18. Slovenya %35–38

19. İsrail %15–37

20. Kanada %19–30

21. Letonya %20–29

22. Slovakya %10–28

23. İsviçre %17–27

24. Avusturya %18–26

25. Avustralya %24–25

26. Tayvan %24

27. İspanya %15–24

28. İzlanda %16–23

29. Yeni Zelanda %20–22

30. Ukrayna %20

31. Beyaz Rusya %17

32. Yunanistan %16

33. Kuzey Kore %15

34. İtalya %6–15

35. Ermenistan %14

36. Çin %8–14

37. Litvanya %13

38. Singapur %13

39. Uruguay %12

40. Kazakistan %11–12

41. Estonya %11

42. Moğolistan %9

43. Portekiz %4–9

44. ABD %3–9

45. Arnavutluk %8

46. Arjantin %4–8

47. Kırgızistan %7

48. Dominik Cum. %7

49. Küba %7

50. Hırvatistan %7

 

Dünyada ateist kişi sayısı (tahmini): 505–749 milyon

 

Bu sayı dünyadaki Mormonların 58 katı, Yahudilerin 41 katı, Sihlerin 35 katı ve Budistlerin 2 katıdır. Ateizmi bir inanç olarak düşündüğümüzde Hıristiyanlık (2 milyar), İslam (1,2 milyar) ve Hinduizm’den (900 milyon) sonra dünyada dördüncü sıradadır.

Yorumlar:

İnançsızlık konusunda uluslar arasındaki bu ciddi farklılıkların hesabı nasıl verilebilir? Özellikle Güney Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’da çok az ateist varken Avrupa’da bu sayının artmasının sebebi ne olabilir? Inglehart ve Norris’e (2004) göre, gıda, sağlık ve konut açısından “rahat” olan toplumlarda dindarlık azalmakta, insan hayatının daha az güvende olduğu toplumlarda ise dini inançlar güçlü kalmaktadır (İki istisna: Vietnam (%81 ateist) ve İrlanda (%4–5 ateist)).

 

Burada devlet baskısı ile gelen ateizmi (Rusya ve Kuzey Kore’de olduğu gibi) ve kendi kendine oluşan ateizmi (organik ateizm) ayırmak gerekiyor. Öyle görünüyor ki yüksek oranda organik ateizm olan toplumlar dünyadaki en sağlıklı, en zengin, en iyi eğitimli ve en özgür toplumlardır. 2004 yılında yayınlanan “İnsani Gelişim Raporu”na göre (okur-yazar oranı, kişi başına düşen gelir, eğitim seviyesi ve doğum anında tahmini yaşam süresi gibi kıstaslara göre hazırlanmış), en yüksek puanı alan ilk 5 ülke (Norveç, İsveç, Avustralya, Kanada ve Hollanda), organik ateizmin yüksek seviyede olduğu ülkelerdir.

 

Bir başka dikkat çeken husus da cinayet, bebek ölümleri ve cinsiyet eşitliği konularında iyi durumda olan toplumlar, yine organik ateizmin yüksek oranda görüldüğü toplumlardır. İntihar oranlarında ise bunun tersi bir durum söz konusudur.

Özetle, organik ateizm seviyesinin yüksek olduğu ülkeler toplumsal sağlık açısından ilerde olup, ateist sayısının yok denecek kadar az olduğu ülkeler bu açıdan geridedir. Tabii ki burada ateizmin toplumsal rahatlık ve sağlığa neden olduğu iddia edilemez. Vurgulamak istediğim ateizm ve toplumsal sağlık arasında bir korelasyon (ilgileşim??) olduğudur.

Bu veriler aynı zamanda tanrı inancının doğuştan geldiği, zihnimizin yapısının bir sonucu olduğu tezine de ağır bir darbe vurmaktadır.

Kaynak:

Phil Zuckerman, Atheism: Contemporary Numbers and Patterns (2007)

Sonraki Sayfa »